18 Şubat 2008

Destan

DESTANLAR
1- Doğal Destanlar

Türk Destanları

a. Şu Destanı : Saka Türklerinin destanıdır. Çin kaynakları.
b. Al Er Tonga Destanı : Kaçkarlı Mahmut. İran Kaynakları.
c. Oğuz Kağan Destanı : Hun Türklerinin destanı.
d. Ergenekon – Bozkurt : Göktürk destanları.
e. Türeyiş Destanı – Göç Destanı : Uygur destanları. ( Arap ve İran Kaynakları )

Dünya Destanları

a. İlyada ve Odisse : Eski Yunan ( Homeros )
b. Şehname : İran ( Firdevsi )
c. Kalevela : Fin ( Lönrot )
d. İgor : Rus
e. Mahobarata – Ramayona : Hint
f. Manas : Kırgız
g. Elcid : İspanyol
h. Rolan Türküsü : Fransız

2- Yapma Destanlar

Türk Yapma Destanları
a. Üç Şehitler Destanı : Fazıl Hüsnü Dağlarca
b. Kurtuluş Savaşı Destanı : Nazım Hikmet

Dünya Yapma Destanları
a. Kurtarılmış Kudüs : Tasso – İtalyan
b. Çılgın Orlando : Ariosto – İtalyan
c. Kaybolmuş Cennet : Milton – İngiliz
d. Hernani : Victor – Hügo – Alman



Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. mitoloji, efsane, folklor ve tarihi öğeler içerir. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir.Destanların Ortak ÖzellikleriHepsinde yarı tanrısal nitelikler taşıyan bir ya da birçok kahramandan söz edilir. Destan bu kahramanın eylemleri üzerine kurulmuştur. Olaylar çok geniş bir kozmik coğrafya üzerinde geçer. Bir destanın dünyası ortaya çıktığı zaman içinde düşünebilecek her şeyi barındıran bütünsel, çok yönlü bir dünyadır. Hemen bütün destanlarda uzun yolculuklar anlatılır. Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır. Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir. Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme (tanımlama) ve konuşma bölümleri bulunur. Öykü içinde öyküye yer verilir. Törensel söyleyişler ve kamusal duyarlılık hakimdir. Gerçek yaşamın yansımaları da destanların içinde bazen realistik çoğu zaman da stilize edilmiş halde bulunur. Destan sahiplerinin yaşadıkları doğal çevreye ilişkin bilgiler edinmek mümkündür.Destan TürleriDestanlar temel olarak iki gruba ayrılır:



A. Sözlü Destanlar: Yazının henüz bulunmadığı ve yaygınlaşmadığı bir kültürde doğan ve kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldıktan sonra yazıya geçirilen destanlardır. ozan ve şarkıcıların değişik zamanlarda söylediği şarkı ve şiirlerin bütünleşmesi ve işlenmesiyle oluşturulurlar. ''Örnekler:''



''Gılgamış:'' MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski destandır. Babil ve Akad toplumlarınca da benimsenmiştir. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi Sümer toplumunda ortaya çıkmıştır. Zalim Uruk kralı Gılgameş’in ölümsüzlük arayışını anlatır. Gılgameş ve arkadaşı Enkidu ile birlikte uzun arayışlardan sonra ölümsüzlük otunu bulur, ama bir yılana kaptırır.

''ilyada ve Odysseia:'' MÖ 11-12’nci yüzyıllarda geçtiği sanılmaktadır. homeros destanları olarak bilinirler. Yunan Yarımadası’ndaki Akhalar’ın, anadolu’daki İon krallıklarına saldırısı ve Akha kral ve prenslerinin daha sonraki serüvenleri anlatılır. Özellikle Odysseia, Yunan tragedyası ve Batı edebiyatının önemli bir kaynağıdır.

''Beowulf:'' Eski İngilizce halk destanı Beowulf

''Heldenlieder:'' Eski Almanca kahramanlık türküleri

''Nibelungenlied:'' almanya

''Kudrunlied:'' almanya

''Chanson de Geste:'' Fransa (kahramanlık şarkısı)

''Chanson de Roland:'' Frank kralı Charlemagne’ın savaşlarını anlatır

''El Cantar de Mio Cid:'' İspanya

''Mahabharata:'' Hindistan

''ramayana:'' Hindistan

''Heike Monogatari:'' Japonya



B. Edebi Destanlar: Belirli bir yazar tarafından eski örneklere uygun olarak ve okunmak üzere kaleme alınmış destanlardır. Örnekler:



'' Vergilius’un Aeneis’i:'' MÖ 29-19’uncu yüzyılları kapsar. Troyalı Aeneias’in uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra latin ülkesine gelerek Lavinium kentini kurması anlatılır. Lavinium sonradan Alba Langa ve Roma kentlerinin yerine kurulan ilk kenttir.

'' Milton’un Kayıp Cennet'i (Paradise Lost):'' İnsanın cennetten kovuluşu ve tanrının şeytanla mücadelesini anlatır.

'' dante’nin İlahi Komedya'sı (La Divina Commedia):'' MS 1310-1321 yılları arasında yazılmıştır.

'' Ariosto’nun Çılgın Orlando'su (Orlando Furioso):'' 1532'de yazılmıştır.

'' Camoes’in Os Lusidas’ı:'' 1572'de yazılmıştır.



türk edebiyatında Destan

Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan türk boyları arasında zengin bir destan geleneği vardır. Bilinen türk destanları arasında en eskisi Yaradılış Destanı’dır. Altay Türkleri arasında söylenmektedir. V. Radlov tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.



* Alpamış Destanı Orta Asyanın bütününde bilinir; en cok basımı yapılmış destandır.

* Saka Destanı İskit Türkleri’ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmut’u divanü Lugati-t-türk adlı eserinde yer almıştır.

* Oğuz Kağan Destanı 14’üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan’ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır.

* Oğuz Türkleri’nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı’dır. Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular’ın egemen olduğu Kuzeydoğu anadolu’daki olaylar ve Müslüman Oğuzlar’ın yaşamı anlatılır.

* Göktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler’in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon’a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar’ın Horasan ve Hazar’da İranlılarla savaşlarından sözedilir. Bunlardan biri de Ergenekon Destanıdır.

* Manas Destanı’nda Kırgız Türkleri'nin putperest Kalmuk ve Çinliler’le savaşları vardır.

* anadolu türk destanlarından Saltukname(Saltuk-nâme), Sarı Saltuk, Batı anadolu ve Rumeli olayları anlatır.

* Cengiz Han Destanı Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır.

* Timur Destanı Timur’un savaşları ve kişiliğine yer verir.

* Danişmend Gazi Destanı’nda Türklerin anadolu’yu ele geçirmeleri anlatılır.

* Battal Gazi Destanı’nda da anadolu’daki türk-Bizans savaşları yer alır.

Siir Uzerine Aforizmalar

Şiir Üzerine Aforizmalar

“Şiir,
büyük zekâların rüyalarıdır.”
Lamartine


“İlimsiz
şiir, harcı ve hesabı olmayan duvar gibidir.”
Fuzûli


“Şiir
öylesine ayrı, öylesine apayrı bir dildir ki başka herhangi bir dile çevrilemez
hatta yazılmış olduğu kendi diline bile...”
Jean Cocteau


“Bir
şiir yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana
gelir.”
Salâh Birsel



“İlk
dize tanrıdandır.”
Valéry



"En
az sözcükle yazmalı şiiri."
Fazıl Hüsnü Dağlarca



“Güzel
ve mükemmel bir şiiri tamamladıktan sonra, şairin on yıl dinlenmeğe hakkı olmalıdır.”
Rainer Maria Rilke



“Şiir sıradan bir dil değildir. "Şiir" düzyazıya çevrilemeyen dildir.”
Ahmet Haşim



“Şiirde anlam, bir çam ağacının kabuğuna sızmış bir çam sakızına benzer. O,
ozanın yoğurduğu, bir yoğun damlacık haline getirdiği ve tatlandırdığı bir şeydir… Şiir alışılmışın bardağını taşıran son damladır;
onun rolü bu taşırıcı niteliğindedir…”
Sedat Umran




"Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların tümünün içeriğini önceden iyice pişirdim. Sonra en uygun biçimlerini, ne çeşit uyakla (kafiye ile), ne çeşit ölçü ile yazılabileceğini, boyutunun aşağı yukarı ne olabileceğini, dilinin edasını, çeşnisini, peşinen kestirmeye çalıştım. Yani çok
zahmetli bir çalışmadan sonra işe koyuldum."
Nazım Hikmet Ran



“...Şiir,
nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde "nefes" ve "ses" iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru (borusu) kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”
Yahya Kemal Beyatlı



“Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle, yeni bir şeyler öğrenebiliriz ancak;
Şiir üzerine yazılanlarla değil.”
Turgut Uyar



“Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır. Ama sözcük nedir? Bir anlamı,
bir çağrışımı, bir gölgesi, hattâ bir rengi ve tadı olan nesnedir. Sözcük insanoğlundan haber verir. Sözcük boş bir kalıp değildir. Ozanın duyguları,
düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kişiliği, her şeyi şiirde belli olur. Sözcükleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek gerek.
Hangi sözcük hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek.”
Cahit Sıtkı Tarancı



“Akılsız şiir, kafasız kalmış Danton gibidir.”
Can Yücel



“Şiir,
karada yaşayan ve havada uçmak isteyen bir deniz hayvanının günlüğüdür.
C. Sandburg



“Şiirin
yüceliği, çok denenip varılamamasından değil, bir kaç şairin varmış
olmasındandır.
Özdemir Asaf



“Şiirin orta hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, harikuladesi aklın kurallarını aşar. Onun güzelliğini
tam olarak görenler, bir şimşeğin ihtişamına benzer bir pırıltı görmekle kalırar. Büyük şiir muhakememizi tatmin etmez, allak bullak eder."
Montaigne



“Şiirsel denklemle matematiksel denklem, çelişkili bir benzerlik gösterir. Matematikte, belli bir kuralla bütün denklemler aynı biçimde çözülür;
oysa şiirde, her denklemin çözümü, kendine özgü yeni bir kuralı bulgulamayı gerektirir.”
Tahsin Saraç



“Şiir sanatı, kendi hareketlerini tabiatın hareketlerine uydurduğu zaman en yüksek
derecesini bulur; o zaman, tabiata öyle yaklaşır ki, ikisini birbirinden ayırt
edemeyiz."
Nicolas Boileau Despéaux



“Şiir
üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler
için. Zaten bir bakarsanız, şiir üstüne konuştuklarımızı, bütün
sorunları, büyük, iyi şairlerin şiirleri değil mi getiren?”
Turgut Uyar



“Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir.”
Aragon



"Şiir
bir yaratmadır; evet, ama yüz bin yıllık araçlarla bir yaratma. Bir ozan
her dizesine kendi yaptığı dilden, kendi yaptığı dilbilgisinden kata kata
en sonunda hem büyük dilini, büyük dilbilgisini yaratır; hem okuyucusunu
oralara ulaştırır."
Fazıl Hüsnü Dağlarca



“Gerçek
şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde
başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.”
Valéry



“Şiirin
konuları hiç eksik olmayacaktır; çünkü dünya o kadar büyük, o kadar zengin,
yaşam o kadar değişik manzaralı ki... Hiçbir gerçek konu yoktur ki şair onu
gereği gibi işlemesini bildiği andan itibaren şiirden yoksun olsun.”
Goethe



“Şiirin düşmanları, bu
meslektekiler ya da müşteriler arasında değil, şairin kendi içindeki uyum
eksikliğindedir.”
Pablo Neruda



“Anlık kararların belirtecidir şiir; ihtilali körükler durur. Düş yolunna doludizgin giderken gerçeğin amansız savunucusudur şiir.”
Fahrettin K. Nitter



“Şairin şiiri, onun kişiliğidir, bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan,
soluk alıp veren canlı bir organizma...”
Ataol Behramoğlu



“Şiiri yöneten tek bir şair yoktur.”
Pablo Neruda



“Gül ıtrıyla selâmlar sabahı,
şair yaratır. Pınar hangi susuzlukları giderdiğinin farkında mı? Güneş
sarayları da aydınlatır, kulübeleri de. Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız
senin için raksedecekler. Kelimeler de bütün sevgiler gibi kıskanç. Senin
olmalarını istiyorsan, onların olacaksın, yalnız onların.”
Cemil Meriç



“…duygular, düşünceler sözcükleri
değil; sözcükler duygularımı, düşüncelerimi yönetiyor. Ressam Degas’ın:
“Çok güzel duygularım var, ama şiirde başarıya eremiyorum. Neden?” diye sorması üzerine, Mallerme, çok ünlüdür, “Dostum”
demiş, “Şiir sözcüklerle yazılır. Herkesin duyguları, düşünceleri
var, yetseydi herkes şair olurdu.” Anlaşılmayan budur. İçinden geldiği için
mimar ya da mühendis olmaya kalkanı görmüyoruz. Demek sanatların en kolayı
şiir ki, duygulara, düşüncelere dayanarak şair olunabileceğine inanılıyor.”
Melih Cevdet Anday



“Bir
şiir üzerinde aylarca, bazen daha uzun süreler çalıştığım oluyor. Her seferinde, başlangıçtaki o duygu birikimini yakalamaya çalışıyorum.”
Ataol Behramoğlu



“Ne
masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye
kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.”
Jean Cocteau



“Gizli şiir sayısı, gizli işsiz sayısından aşağı değildir. Birçok şiirler, varlıklarını duyuramaz, kendilerine bir elin uzanmayışına sessizce katlanırlar”
Behçet Necatigil

Turkce’nin Tarihsel Gelisimi

Türkçe’nin Tarihsel Gelişimi

Türklerle ilgili en eski bilgiler özellikle Çin kaynaklarından derlenmiştir. Çinliler Türklere T’u-küe adını vermiştir. Orta Asya Türk halklarından bugüne kalan en eski yazılı belgeler, VII. Yüzyıla aittir. En önemli parçaları (Tonyukuk Yazıtı, Kültigin Yazıtı, Bilge Kağan Yazıtı) Moğolistan’da Koşo Çaydam’da yer alan bu yazılı belgelere Orhon ve Yenisey Yazıtları denir. Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen bu yazıtların alfabesini çözüp bilim dünyasına tanıttıktan (1893) sonra, Türk dillerinin tarihi gelişimi üzerinde de çalışmalar başlamıştır.



Bilim adamları Türk dillerinin tarihi gelişimini Altay dilleri çerçevesinde kuramsal olarak yedi dönemde ele almaktadır:



1-Altay dönemi

2-En eski Türkçe dönemi

3-İlk Türkçe dönemi

4-Eski Türkçe dönemi

5-Orta Türkçe dönemi

6-Yeni Türkçe dönemi

7-Çağdaş Türkçe dönemi



Bunlardan ilk üç dönem, elde belgeler bulunmadığından sadece Ana Türkçe’nin kökenine ışık tutması açısından kuramsal olarak var sayılmaktadır.



Eski Türkçe dönemi, Göktürkçe ve Uygurca’nın kullanıldığı dönemleri kapsar. Orhon ve Yenisey Yazıtlarıyla Uygurca yazmalar bu dönemin yazılı ürünlerini oluşturur. (VI-X. yy) Orhon Yazıtlarındaki dilin somut kavram ve olguları da iletebilecek gelişkinlikte olması ilginçtir.. Bu yazıtlarda yabancı sözcük oranı yalnızca yüde 1 iken, Uygurcada, çeşitli dini metinlerin çevirilerinin etkisiyle yabancı sözcük oranı artmıştır.



Orta Türkçe dönemi, İslam dini ve kültürleriyle ilişkinin kurulduğu, kimi Türk halklarının İslam dinini benimsediği dönemi içerir.( XI-XV.yy) Bu dönemde Türk lehçeleri hem fonetik ve morfolojik yönden farklılaşmaya başlamış, hem de birer yazı dili olarak gelişme göstermiştir. Bunda Arap ve Fars dillerinin belirleyici rolü olmuştur. XI. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügat-it-Türk’ü Araplara Türköe öğretmek amacıyla ahzırlamış; Yusuf Hashacip de Kutadgu Bilig’de İslami ilkelere göre devlet ve devlet yönetimi konusunu işlemiştir. XIII. Yüzyıldan itibaren tarihi dalgalanmalar dikkate alınarak Türk lehçeleri “Batı” ve “Doğu” Türkçesi olarak bölümlenebilir. Batı Türkçesi’nin kuzey dalında Kıpçakça, güney dalında Oğzuca (Azerice, Türkmence, Anadolu Türkçesi) farklı yazı dilleri olarak gelişme göstermiştir. Bu arada Anadolu’yu da fetheden Oğzuların devlet dili olarak önce Arapça’yı, sonra Farsça’yı benimsemiş olmaları, Osmanlılar döneminde Osmanlıca adı verilen bir imparatorluk dilinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Batı Türkistan yöresinde kalan Türklerin dili Doğu Türkçesi olarak olarak anılmaktadır. Doğu Türkçesi içinde çağatayca’nın yazı dili durumuna gelmesinde Ali Şir Nevai’nin büyük rolü vardır. Nevai, Arapça’nın ve özellikle farsça’nın tercih edilmesine tepki göstermiş, Muhakemet-ül-lügateyn adlı eserinde Türkçe (Çağatayca) ile Farsça’yı karşılaştırıp Türkçenin bu dilden üstün olduğunu göstermeye çalışmıştır.



Yeni Türkçe dönemi, kimi Türk lehçelerinin (Anadolu Türkçesi, Kıpçakça, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Tatarca, Yeni uygurca) yazı dili olarak oluşumlarını tamamladıkları dönemi kapsar. (XV-XX. yy) Bu dönemin en önemli özelliği, Türk lehçeleri üzerinde islam dil ve kültürünün ağır basmasıdır. Osmanlıca’da Arapça ve farsça sözcük oranının yüzde 60-70 seviyesinde olduğu tahmin edilir. Osmanlı Devleti’nin bürokrasi dili olan Osmanlıca, Türk aydınlarının ulusal benliklerini aramaya başlamalarına kadar varlığını sürdürecektir. Aynı durum Azerice, Çağatayca gibi yazı dillerinde de yaşanmıştır.



Çağdaş Türk dönemi Türk dünyasının siyasal yaşamının ve haritasının sürekli değiştiği döneme rastlar. Özellikle 1917 Devrimi’nden sonra kurulan Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türk halkları, varlıklarını özerk cumhuriyetler şeklinde sürdürmüşler; 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan bağımsızlıklarını kazanmıştır. Anadolu’da ise Osmanlı devleti tarihine karışmış, yerine laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.. Batılılaşma sürecini hızlandıran genç cumhuriyet, Latin alfabesine geçilmesi (1928) ve Türkiye Türkçesi’nin bilim ve kültür dili durumuna getirilmesi için özel çaba harcamıştır.

Yusuf Çotuksöken

Thema Larousse Cilt 2-507

OKUMA SANATI

OKUMA SANATI

Hepimizin kendine göre okuma alışkanlıkları vardır. Ancak iyi bir okuyucu olmak için bu alışkanlıklarımızın gözden geçirilmesi gereklidir. Çağımızda yeni eğitimin temel amaçlarından birisi, gençlere bu sanatı öğretmektir.

Goethe ilerlemiş yaşında halâ bu sanatı yeterince öğrenemediğini söyler. Doğrusu, Goethe’nin bu itirafını ilk okuduğumda bana çok anlamlı gelmemişti. Bu büyük adamın aşırı bir alçak gönüllülük gösterdiğini düşünmüştüm. Yaşım ilerledikçe bu sözdeki bilgeliği kavramaya başladım. Goethe haklıydı. Okuma sanatı, bir ömre sığacak sanatlardan değildi. Bundan dolayı da gözden uzak tutamayacağımız bir sanattı.

André Maurois, gençler için yazılmış en güzel kitaplardan birisi olan “Yaşama Sanatı” adlı o güzel kitabının bir bölümünü okuma sanatına ayırmıştır. Maurois’ya göre genelde üç tip okucu vardır. Birinci tip okuyucular, durmadan okuyan, ne bulursa okuyanlardır: “Bunlar okumakta ne fikir, ne gerçekleri ararlar, ancak dünyayı ve ruhlarını maskeleyen o sözcükler dizisinin peşindedirler. Okuduklarının özünden, ana fikrinden pek azını akıllarında tutarlar; bilgi kaynakları arasında hiçbir değerlendirme yapmazlar. Onların yaptığı okuma, tamamen edilgen (pasif)dir; sadece yazılara boyun eğerler; okuduklarını yorumlamazlar; akıllarında bunlara yer açmazlar; bunları sindirmezler."

İkinci tip okuyucular, zevk için okuyanlardır. Bu daha aktif bir okumadır. “Bu tür okuma meraklısı romanları, güzel ifadeleri, ya kendi duygularının uyanışını ve heyecana gelmesini, ya da yaşamda bulamadığı serüvenleri aradığı için, yani zevki için okur.” İnsan dertlerinin yüzyıllardır aynı kaldığını görmek onu rahatlatır. Bu tür, zevki için okuma, sağlıklı bir okumadır.

Üçüncü tip okuma, iş için okumadır. “Bu bir kitapta belirli bilgileri, anahatlarını tasarladığı halde zihinde bir yapıyı tamamlayabilmek için gereken ham maddeleri bulmak için okuyan adamın okumasıdır.” Bu tip okumaya girişenlerin mutlaka not tutması gerekir.



Maurois’ya göre her çalışma gibi, okumanın da kuralları vardır. Bu kurallar, kışın soğuktan korunmak için giydiğimiz kalın kumaştan yapılmış paltolar gibi canımızı sıkabilir, ancak yaralıdır:

Birinci kural: Birkaç yazarı ve birkaç konuyu eksiksiz bilmek, birçok yazarı ve birçok konuyu üstünkörü bilmekten daha iyidir: “Bir eserin güzellikleri ilk okuyuşta hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz. Gençlikte, tıpkı yaşamda olduğu gibi, kitapların arasında dost aramak için dolaşmalıdır, ama bu dostlar bulunup, seçilip benimsenince onlarla baş başa kalmak gerekir. Montaigne’in, Saint-Simon’un Retz’in, Balzac’ın veya Proust’un yakını olmak, bir yaşamı zenginleştirmeye yeter.”[1]

İkinci Kural: Hayat, yeterince kısa olduğu ve bütün eserleri okuma imkânı bulunmadığı için tenkit süzgecinden geçmiş olan baş yapıtları, şaheserleri öncelikle okumak: “Şaheserlerin sayısı zaten o kadar çoktur ki, hepsini tanımamıza asla imkân olmayacaktır. Biz de yüzyılların yaptığı seçime güvenelim. Bir insan yanılabilir, bir kuşak yanılabilir, insanlık yanılmaz.” Bu görüşten, sanat kitaplarının seçiminde de bilim kitaplarının seçiminde de yararlanabiliriz.

Üçüncü kural: Size seslenen yazarları bulunuz. Sizin yazarlarınızın kimler olduğunu tanımayı öğrenin. Sizin yazarlarınızın dostlarınızın yazarlarından farklı olduğunu göreceksiniz. Maurois, bu konuda “Edebiyatta da aşkta olduğu gibi, başkalarının seçimi insanı şaşırtır.” diyor. Size uygun gelen yazarları bir defa bulduktan sonra, onları kendinize birer düşünce merkezi yapın.

Dördüncü kural: "Fırsat buldukça okumamızı güzel bir konserin, soylu bir törenin saygılı ve sessiz havasına büründürmeliyiz. Bir sayfaya göz atmak, telefona cevap vermek, sonra, aklı başka yerde kitabı tekrar eline almak, sonra ertesi güne kadar bir yere bırakmak, okumak değildir. Gerçek okuyucu, kendisine uzun, yalnızlık içinde akşamlar hazırlar; çok sevdiği şu yazara, bir kış pazarının öğleden sonrasını ayırır…”

Beşinci kural: Kendinizi büyük kitaplara lâyık hale getiriniz. “Çünkü, diyor Maurois, onların okunması da tıpkı İspanyol hanları ve aşk gibidir: İnsan ancak kendi getirdiğini bulabilir.” Bugün anlamadığımız bir kitabı pekâla, hayat ve okuma tecrübemiz arttıktan sonra anlayabiliriz.

Yazımızı yine Maurois’nın şu cümlesiyle bitirelim: “Okuma sanatı, her şeyden önce, yaşamı kitaplarda bulmak ve kitaplar sayesinde onu daha iyi anlamak sanatıdır.”

05 Şubat 2008

Cumlede Anlam 2

CÜMLEDE ANLAM

1.EŞANLAMLI YA DA YAKIN ANLAMLI CÜMLE

Farklı sözcüklerle kurulan fakat aynı düşünceyi anlatan cümlelerdir.

----Sevgi sadakatle taçlaşmadıkça ömrü kızgın çöllerdeki bir damla yaş kadardır.

----Sadakatin olmadığı bir sevgi uzun ömürlü olamaz.

----Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan yeni okyanuslar keşfedemez.(Andre Gide)

----Hayatında riskleri göze alamayan insan başarılı olamaz.

----Eğer bir insan hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar işine yaramaz.

----Belirli bir hedefi olmayan insan, hangi olanaklara sahip olursa olsun başarılı olamaz.

----Yaşamak, karanlık geceye rağmen, buğulanmış pencere camına güneşi çizebilmektir.(Anonim)

----En zor anlarda bile umudunu kaybetmeyen insan gerçekten yaşıyor demektir.

----Yaşam içinde siyah da bulunan bir gökkuşağıdır.

----Yaşam tüm güzelliklerinin yanında olumsuzlukları da barındırır.

2.NEDEN- SONUÇ CÜMLESİ

Yargının gerçekleşme nedeni ve sonucu cümle içinde verilir .

----Sınavda heyecanlandığı için bazı soruları yapamadı.

----Bakımsızlıktan ev harabeye dönmüştü.

----Matbaanın bulunmasıyla okuma yazma oranı arttı.

----Aşırı sıcaklar can kaybına yol açtı.

----Yoğun kar yağışı nedeniyle yollar trafiğe kapatıldı.

----Hediye almadım diye bana darılmış.

3.AMAÇ – SONUÇ CÜMLESİ

Öznenin işi, hareketi gerçekleştirme amacı ve sonucu cümle içinde verilir.

----Borçlarından kurtulmak için evini satmış.

----Ailesini görmeye Almanya’ ya gitmiş.

----Başbakan, ticari anlaşmalar yapmak üzere yurtdışına çıkıyor.

----Bu ,bizi birbirimize düşürmek maksadıyla söylenmiş bir sözdür.

----Şair, şiirinde herkes anlayabilsin diye yalın bir dil kullanmış.

----Yazar,eleştirmene şirin görünmek maksadıyla iki yüzlü davranıyor.

4.KOŞUL CÜMLESİ

Eylemin ya da hareketin gerçekleşmesi bir şarta (koşula) bağlı olan cümlelerdir

----Sanatçı yapıtında toplumu anlatırsa ölümsüzleşir

----Akşam baban gelsin , alışverişe çıkarız.

----Müzik dinleyebilirsin ama sesini fazla açmayacaksın.

----Akşama geri vermek üzere bu kitabı alabilirsin.

----Bizim buralara yağmur yağdıkça her yer toprak kokardı.

----Her güneş doğduğunda beni hatırla.

5.KARŞILAŞTIRMA BİLDİREN CÜMLELER

İki kavram arasında benzerlik ya da farklılıkların ortaya konmasıdır.

----Sinema da tiyatro gibi görsel bir sanattır.

----Doğu Anadolu’nun kışı Akdeniz Bölgesi’ne göre daha çetin geçer.

----Yahya Kemal de Necip Fazıl da şiirlerinde ölüm temasına çok yer vermiştir.

----Bu yılki ürün geçen yıla nazaran daha bereketliydi.

----Sanatçı,diğer çağdaşlarına göre daha sade bir dil kullanmıştır.

----Ressam bu yapıtında ise diğerlerine göre daha canlı

renkleri kullanmıştır.

6. ÖZNEL ANLATIMLI CÜMLELER

Söyleyenin kendi kişisel duygu ve düşüncelerini içeren cümlelerdir.

----İzmir,tarihi ve doğal güzellikleriyle eşsiz bir şehrimizdir.

----Şair söyleyiş güzelliğiyle türkü tadında bir şiir sunuyor bize.

----Konferansa katılanların saçma sapan fikirleri beni iyice sıkmıştı.

----Yazar,sürükleyici anlatımı ve ilginç betimlemeleriyle

okuyucuyu olayın içinde yaşatıyor.

----Çatık kaşları,yaralı yüzüyle insanı ürküten bir havası vardı.

7.NESNEL ANLATIMLI CÜMLELER

Doğruluğu ya da yanlışlığı gözlem ve deneylerle kanıtlanabilir nitelikli cümlelerdir.Bu cümlede konuşanın duygu ve düşünceleri yer almaz.

----Filmde olaylar küçük bir kasabada geçiyor.

----Eser dört bölüm halinde sinemaya uyarlanmış.

----Turizm gelirleri geçen yıla oranla yüzde 5’lik bir artış göstermiştir.

----Aruz ölçüsüyle yazılan şiirde nazım birimi dörtlüktür.

----Dört perdede oluşan bu oyunda yazar,aile bireyleri arasındaki sorunları anlatır.

8.DOĞRUDAN ANLATIMLI CÜMLELER

Herhangi bir konuda bir kişinin görüş ve düşünceleri hiçbir değişikliğe uğratılmadan verilir.Bu cümle genellikle tırnak içinde gösterilir.

----Çiçero’nun “Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır.”sözü çok hoşuma gider.

----Kadın,arkadaşının kulağına eğilerek: “Birazdan kalkalım mı?”diye fısıldadı.

----Bu konuda atalarımız: “Cesurun bakışı,korkağın kılıcından keskindir.”der.

----Deskartes’in: “Düşünüyorum öyleyse varım.”sözü çok ünlüdür.

9.DOLAYLI ANLATIMLI CÜMLELER

Bir kişinin sözünün söylendiği biçimde değil de,bazı değişiklikler yapılarak aktarıldığı cümlelerdir.

----Onunla bir daha konuşmayacağını söyledi.

----Bernard Shaw,düşünmenin ruhun kendisiyle konuşması olduğunu söylerdi.

----Doktor,babama ilaçları mutlaka içmesi gerektiğini tembih etti.

----Yazar,sanatçı olunabilmek için çok çalışılması gerektiğini vurguladı.

10.USLUP VE İÇERİK(KONU)CÜMLESİ

Yazarın yapıtında neyi anlattığı konuya (içerik)girer.Bu konuyu işlerken kullandığı sözcükler ve cümleler de usluba girer.

----Yazar yapıtında 1.Dünya Savaşı yıllarındaki insanların çektiği acıları gözler önüne serer.(Konu)

----Betimlemelerde sıfatlara sıkça yer veren sanatçı cümleleri uzun tutmuştur.(Uslup)

----Romanda,Batı’nın yaşam tarzına özenen bir ailenin yavaş yavaş çöküşü anlatılır.(Konu)

----Şairin,şiirlerinde oldukça az kullanılan sözcüklere ve deyimlere yer vermesi dikkati çeker.(Uslup)

11.AŞAMALI DURUM BİLDİREN CÜMLELER

Bir olayın,durumun olumlu ya da olumsuz yönde giderek değiştiğini anlatan cümlelerdir.

----Kadın,her geçen gün biraz daha kötüleşiyor.

----Havalar gittikçe soğuyor.

----Bu çocuğun günden güne huyu değişiyor.

----Ülkemiz her geçen yıl biraz daha büyüyen ekonomisiyle gelecekte gelişmiş ülkeler seviyesine çıkacaktır.

12.KİNAYELİ ANLATIMLI CÜMLE

Bir gerçeği ortaya koymak amacıyla sözü imalı olarak tam karşıtı gelecek biçimde kullanmaktır.

----Okulunu ne kadar çok sevdiğin yirmi gün devamsızlık yapmandan belli.

----Eşinin gözündeki morluktan onu ne kadar çok sevdiğin anlaşılıyor.

Cumlede Anlam 1

Cümlede Anlam

Cümle, yargı bildiren sözcük ya da söz öbeğidir. Bir sözün yargı bildirmesi, şahıs ve kip bildirecek biçimde çekimlenmesine bağlıdır. Bu özelliği gösteren tek bir sözcük cümle olabileceği gibi birbirini tamamlayan birçok sözcük de cümle özelliği gösterebilir. Yani “geliyorum”, “hastayım” sözleri de cümledir; “Dün seni okulun bahçesinde arkadaşlarınla gezerken görmüştüm.” de cümledir. Daha uzun cümleler de kurulabilir.

Bizim burada üzerinde duracağımız konu cümlenin yapısal özellikleri değil anlamlarıdır. Sınavlarda çıkan cümle anlamıyla ilgili soruları iki grupta değerlendirebiliriz. Birincisi cümlelerin anlamca eşleştirilmesi şeklindedir. Bir bilgi gerektirmeyen bu tür soruların çözümünde cümlelerin ifade ettiği anlamların iyi kavranması gerekir. Kimi zaman ise bu şekilde eşleştirme sorulmaz da cümlede anlatılmak istenenin ne olduğu, sözü edilen düşünceyle, hangi cümlenin aynı doğrultuda olduğu ya da sözü edilen düşünceyle hangi cümlenin çeliştiği sorulabilir

Bazı cümle anlamı soruları da cümle tamamlama biçiminde olabilir.

İkinci grup cümle anlamı soruları ise kavramlar ve duygularla ilgilidir. “Tanım, üslup, değerlendirme, öznellik, nesnellik, karşıtlık, eşitlik, karşılaştırma, önyargı, neden-sonuç, koşula bağlılık, beğenme...” sorulan kavram ve duygulardan bazılarıdır. Bunlardan önemli gördüklerimizi açıklayarak konuyu pekiştirelim.

TANIMLAMA
Bir şeyin ne olduğunu anlatan cümleler tanım cümleleridir. Bu tür cümleler “Bu nedir?” sorusuna cevap verir. Örneğin, “Sözcük, dilin anlamlı en küçük parçasıdır.” cümlesinde tanım yapılmıştır. Çünkü, “Sözcük nedir?” sorusuna cevap verir.


ÜSLUP
Sanatçının dili kullanma biçimi, anlatım şekli üslupla ilgilidir. Cümlelerin uzunluğu, kısalığı, sözcük seçimi, sanatlı ya da yalın oluş, sanatçının üslubunu ortaya koyar. Örneğin, “Sanatçı eserinde gerçekleri dile getirir.” cümlesi üslupla ilgili değildir. Çünkü anlatımdan söz edilmemiş. Ancak “Sanatçı, eserinde gerçekleri kısa, yalın cümlelerle dile getirmiş.” sözü üslupla ilgilidir.

KARŞILAŞTIRMA
Bir düşünceyi ya da kavramı daha anlaşılır hale getirmek için onu başka bir düşünce ya da kavramla herhangi bir yönden değerlendirmeye denir. Karşılaştırma, ortak ya da farklı yönlerden yapılabilir. Örneğin “Ahmet’in boyu Ali kadar uzundur.” cümlesinde Ahmet ve Ali boyları yönünden karşılaştırılmışlardır. “Ali, Ahmet’ten çalışkandır.” cümlesi de bir karşılaştırmadır. Karşılaştırma çalışkanlık yönünden yapılmış. “Ahmet gezmeyi çok sever, Ali ise ders çalışmayı tercih eder.” cümlesinde de karşılaştırma vardır. Ali ve Ahmet sevdikleri durumlar yönünden karşılaştırılmışlardır.

Karşılaştırmayla benzetmeyi karıştırmamalıyız. Karşılaştırmada üstünlük, aşağılık ya da aynı seviyede olmak gibi bir derecelendirme vardır. Benzetmede bu görülmez. “O aslan gibi bir delikanlıdır.” cümlesinde benzetme vardır. Ancak “O aslan kadar güçlüdür.” cümlesinde karşılaştırma vardır; çünkü birincisinde benzerlik, ikincisinde derecelendirme söz konusudur.

ÖZNELLİK VE NESNELLİK
Kimi yargıların kişiden kişiye değişen göreli bir yanı vardır. Bu yargıların doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanamaz. Söyleyenin yorumunu içeren bu tür yargılara öznel yargılar denir. Örneğin “En beğenilen edebiyat türü romandır.” cümlesinde beğeni ifadesi, söyleyenin yorumuna bağlıdır ve bu yorum kişiden kişiye değişir.

Doğruluğu ya da yanlışlığı kişiden kişiye değişmeyen, kanıtlanabilir bir bilgi özelliği taşıyan ve söyleyenin yorumunu içermeyen yargılar ise nesneldir. Örneğin, “En çok satan romanlar aşk romanlarıdır.” cümlesi nesneldir. Çünkü satış rakamları incelenerek kanıtlanabilecek bir bilgi cümlesidir.

DEĞERLENDİRME
Bir sanat eserinin, sanatçının ya da herhangi bir durumun iyi ya da kötü yönlerini ortaya koymaya veya özelliklerini belirlemeye değerlendirme denir. Değerlendirmeler öznel ya da nesnel nitelik gösterebilir. Örneğin “Sanatçı şiirinde yabancı sözcüklere hiç yer vermemiş.” cümlesi nesnel bir değerlendirmedir. Ancak “Şiirde her insanı derinden etkileyen hayal alemlerine yer verilmiş.” cümlesi öznel bir değerlendirmedir.

Değerlendirme belli bir eser, kişi ya da durum üzerine yapılır ve genel kanı niteliği taşımaz.

KOŞULA BAĞLILIK
Bir eylemin ya da durumun gerçekleşebilmesi için önceden olması gereken başka bir durumun varlığı, koşula bağlılıktır. Örneğin “Sizinle gelirim, ama önce bu işi bitirmeme yardım ederseniz.” cümlesinde “gelme” eyleminin olması “yardım etme” eyleminin gerçekleşmesine bağlıdır. Koşul olarak ileri sürülen durum gerçekleşmezse sonuç olacak durum da gerçekleşmez. Cümledeki koşulu bulabilmek için yükleme “hangi şartla, hangi taktirde” gibi sorular sorulabilir.

NEDEN - SONUÇ
Bir eylemin hangi gerekçeyle ya da hangi nedenden dolayı yapıldığını bildiren cümlelerde neden-sonuç ilgisi vardır. Bunu bulmak için yükleme “niçin” sorusu sorulabilir. Bu tür sorularda neden-sonuç sorulabileceği gibi hangi gerekçeyle yapıldığı da sorulabilir.

Cumle Turleri

Cümle Türleri


Cümleler, kendini oluşturan sözcüklerin anlamlarına, cümlede bulundukları yerlere, türlerine göre değişik özellikler gösterir. İşte bu özelliklere göre cümleler değişik gruplar altında incelenir. Bu grupları biz dörde ayırabiliriz.

A. Yüklemlerine Göre Cümleler

B. Öğe Dizilişlerine Göre Cümleler

C. Anlamlarına Göre Cümleler

D. Yapılarına Göre Cümleler


A. YÜKLEMLERİNE GÖRE CÜMLELER

Buna “yükleminin türüne göre” de denilebilir. Çünkü cümleyi yüklemine göre incelerken yüklemi oluşturan sözcüklerin türüne bakılır.

1. Fiil Cümlesi: Yüklem durumunda bulunan söz, çekimlenmiş bir fiilse, cümle fiil cümlesidir.

Örnek: “Soğuk günler artık geride kaldı.” cümlesinde “kaldı” yüklemdir. Bu yüklem “kalmak” fiilinin bilinen geçmiş zamanda çekimlenmesiyle oluştuğundan, cümle, yüklemine göre fiil cümlesi olur.


2. İsim Cümlesi: Yüklem çekimli bir fiil değilse, ister isimden ister edattan isterse fiilimsiden oluşsun isim cümlesi sayılır. Yani adına aldanıp sadece ismin yüklem olduğu cümleler olarak anlamamak lazım bunu.

Örnek: “Bu roman, yazarın okuduğum ilk kitabıydı.” cümlesinde yüklem “kitabıydı” sözü üzerine kuruludur ve “kitap” ismi “idi” ekfiilini alarak yüklem olmuştur. Elbette yüklem bu cümlede “yazarın okuduğum ilk kitabıydı” şeklinde bir isim ve sıfat tamlamasından oluşan söz öbeğidir.


B. ÖĞE DİZİLİŞİNE GÖRE CÜMLELER

Türkçe’de cümleyi oluşturan öğeler belli bir mantık dizilişine göre sıralanır. Hatta tamlamayı oluşturan sözcüklerin bile bir sıraya göre dizilmesi gerekir. Bu dizilişlerde en önemli unsur yüklemdir. Çünkü dilimizde yüklemin daima sonda bulunması gerekir. İşte öğelerin bu sıralanışına göre, cümleler iki grupta incelenir.

1. Kurallı Cümle: Yüklemi sonda bulunan, yani öğelerin Türkçe’nin kurallarına göre sıralandığı cümlelerdir.

Örnek: “Buralarda eskiden çok güzel evler vardı.” cümlesinde “vardı” yüklemi sonda bulunduğu için cümle kurallıdır.

2. Devrik Cümle: Yüklemi sonda bulunmayan cümlelerdir.

Örnek: “Bu kitabı iki yıl önce okumuştum ben.”cümlesinde yüklem “okumuştum” öğesidir. Ondan sonra “ben” öznesi geldiğinden yüklem sonda değildir. Öyleyse cümle devriktir.

Bazı cümlelerde ise cümlenin temel öğesi olan yüklemin bulunmadığı görülür. Gerçi “öğe dizilişine göre” dendiğinde sadece kurallı, devrik anlaşılır, ancak yüklemin bulunmaması da cümlede öğe dizilişini etkiler. Yüklemin bulunmadığı cümlelere ise eksiltili cümle denir.

3. Eksiltili Cümle: Yüklemi bulunmayan cümlelerdir. Yargının ne olduğu okuyucunun yorumuna bırakılır.

Örnek: “Karşımızda geniş ve yemyeşil bir ova... Onun tam ortasında küçük ama çok güzel bir göl...” cümlelerinde yüklem yoktur. Üç noktalar yüklemin eksik olduğunu gösterir. Ancak biz cümlede “vardı, görünüyordu, bulunuyordu” gibi bir yargının verilmek istendiğini anlıyoruz. Öyleyse bu cümleler eksiltili cümlelerdir.


C. ANLAMINA GÖRE CÜMLELER

Elbette her cümlenin bir anlamı vardır. Ancak cümleler bu anlamı değişik yapılarla bildirir. Bazen bir yargıyı haber verir. Bazen anlamı, soruyla bildirir. Bazense bir duyguyu aktararak ifade eder. İşte bu bildirme şekillerine göre cümleyi üç grupta inceliyoruz.

1. Haber Cümlesi: Bir yargıyı olumlu ya da olumsuz biçimde aktaran cümlelerdir. Bir eylemin yapıldığını, yapılabileceğini, bir varlığın bulunduğunu ifade eden cümleler olumlu, tersini ifade edenler olumsuzdur. Olumlu cümlelerde mantıkça istenen bir durumun bulunması gerekir.

Aşağıdaki yüklemleri inceleyerek bunu açıklayalım.

Olumlu: geldi, koşmalı, var, paralı, güzel

Olumsuz: gelmedi, koşmamalı, parasız, güzel değil

Görüldüğü gibi olumlu yüklemler “-ma, -me” olumsuzluk ekiyle, “değil” olumsuzluk edatıyla, “-sız” gibi olumsuz anlam veren eklerle olumsuz hale getirilebiliyor. Bazı cümlelerde ise yapıca yukarıdaki olumsuzluklar bulunduğu halde cümle anlamca olumlu olabilir. Bu, çoğu kez iki olumsuzluğun bir arada bulunduğu yargılarda görülür.


Örnek: “Aslında o seni tanımıyor değildi.” cümlesinde “tanımıyor değil” yükleminde iki olumsuzluk vardır ve bunlar yüklemin “tanıyor” şeklinde olumlu bir yargı vermesini sağlamışlardır.

Bazı cümlelerde ise olumsuzluk, soru yoluyla sağlanır.

Örnek: “Ben onu unutabilir miyim hiç?” cümlesinde yüklem olumlu olduğu halde cümlenin anlamı soru yoluyla olumsuz hale getirilmiştir.

Bazı cümlelerde olumsuzluk bağlaçlarla sağlanır.

Örnek: “Ne konuyu biliyor ne soruyu soruyor. cümlelerinde ne... ne.... bağlacı,

Örnek: “Sanki o seni seviyor da.”cümlesinde “sanki” bağlacı cümleye olumsuz anlam katmıştır.


2. Soru Cümlesi: Cevap almak amacıyla hazırlanan cümlelerdir. Bunlar değişik soru sözcükleriyle sağlanır.

Örnek: “Siz de bizimle gelir misiniz?”

“Sana bu ceketi kim almıştı?”

“Ne zaman bizi ziyaret edeceksiniz?” cümleleri birer soru cümlesidir.

Soru cümlelerinde de olumluluk-olumsuzluk olabilir. Bunu yüklemin yapıca olumlu ya da olumsuz olması belirler.

Örnek: “Bu olayı o da biliyor mu?” cümlesinde yüklem olumlu olduğundan cümle olumlu soru cümlesidir.

Örnek: “Dünkü davete o da gelmedi mi?”cümlesi yüklemi olumsuz olduğu için, olumsuz soru cümlesidir.


3. Ünlem Cümlesi: Yargıyı bir duygu aktararak ortaya koyan cümlelerdir. Çoğu zaman kızgınlık, sevinme, alınma, heyecan gibi bir duygu aktarır ya da seslenme bildirir.

Örnek: “Ne güzel bir kitap bu!”

Örnek: “Hey, bana baksana sen!”cümleleri ünlem cümlesidir.


Bunların dışında bazı kaynaklarda istek cümlesi, şart cümlesi, emir cümlesi, gereklilik cümlesi gibi anlamına göre cümleler de verilmiştir. Ancak bu, cümlenin yapısıyla ilgili olmayan sadece anlama bağlı özelliktir. Eğer bunu göz önüne alırsak, her cümleye bir ad bulmak gerekebilir.

Örnek: “Konuşabilirsin ama biraz alçak sesle.” cümlesi şart,

Örnek: “Şimdi bir soğuk su olsa da içsek.” cümlesi istek,

Örnek: "Yarına kadar bu ödevler bitecek.” cümlesi emir,

Örnek: “Bugünün işini yarına bırakmamalısın.”cümlesi gereklilik anlamı veren cümlelerdir.


D. YAPILARINA GÖRE CÜMLELER

Her cümle bir yargı bildirir. Ancak bazı cümlelerde birden fazla yargı bildiren unsur bulunur. Bunlar bazen iki ayrı yüklemle, bazen yan cümleciklerle sağlanır. Cümlenin yapısına geçmeden önce yapıyı belirleyen temel ve yan cümleleri görelim.

Temel Cümle: Bir cümlenin yüklemi temel cümledir. Cümlenin bildirmek istediği asıl yargı da bu cümleyle verilir. Diğer öğeler temel cümleyi açıklayan tamamlayıcı öğelerdir.

Örnek: “Akşama geleceğim.” cümlesinde “geleceğim” yüklemi temel öğe, “akşama” sözü de onun tamamlayıcı öğesidir.


Yan Cümle: Tam bir yargı bildirmeyen, temel cümlenin bir öğesi durumunda bulunan ve kendi içinde değişik tamamlayıcı öğeler de alabilen söz öbeğidir. Yan cümleler iki şekilde yapılabilir: Fiilimsilerle ve çekimli fiillerle.

• Fiilimsilerle yapılanlar: Cümle içinde temel cümlenin bir öğesi olan ya da bir öğenin tamamlayıcısı olan fiilimsiler yan cümlecik yapar.

Örnek: “Öğretmen sınıfa girince herkes ayağa kalktı.”cümlesinde “ayağa kalktı” yüklemdir. “Ne zaman ayağa kalktı?” sorusuna “Öğretmen sınıfa girince” cevabı geliyor. Cümlede zarf tümleci olan bu öğe “girince” bağfiili üzerine kuruludur. Görüldüğü gibi fiilimsi, bir öğe durumundadır. Öyleyse zarf tümleci bir yan cümleciktir.

Örnek: “Bana fotoğrafını gönderen okuruma teşekkür ederim.” cümlesinde ise “teşekkür ederim” yüklemdir. “Kime teşekkür ederim?” sorusuna “Bana fotoğrafını gönderen okuruma” dolaylı tümleci cevap verir. Cümlede “gönderen” sıfat-fiilini görüyoruz. Bu söz “okur” isminin sıfatı durumundadır. Yani dolaylı tümlecin tamamlayıcı öğesidir. Tamamladığı öğeyle birlikte yan cümle yapmış ve dolaylı tümleç görevini üstlenmiştir.

Örnek: “Karadeniz’de denize fazla açılmak tehlikelidir.”

Örnek: “Davetime gelmeyişine çok üzüldüm.”

Örnek: “Onunla nerede buluşacağınızı biliyor musunuz?”

Örnek: “Babasını görmeden okuluna gitmezdi.”

Örnek: “Kapıyı açar açmaz karşımda onu gördüm.” cümlelerinde altı çizili söz öbekleri fiilimsiyle yapılan yan cümleciklerdir.


• Çekimli Fiillerle yapılanlar : Fiilin yüklem olabilmesi için çekimli olması gerektiğini söylemiştik. Ancak her çekimli fiil yüklem olmaz, bazen cümlenin tamamlayıcı öğesi olur. İşte bu durumda, yani çekimli bir fiilin bir öğe olduğu durumda, bu fiil yan cümlecik olur.

Örnek: “O da gelirse gideriz.”cümlesinde “gideriz” yüklemdir; “O da gelirse” zarf tümlecidir. Bu tümleci oluşturan “gelirse” sözü “gelmek” fiilinin geniş zamanının şartıyla çekimlenmiştir. Görüldüğü gibi çekimli bir fiil temel cümlenin öğesi durumundadır ve yan cümlecik oluşturmuştur.

Örnek: “O bana, ben de geleceğim, dedi.” cümlesinde ise “dedi” yüklemdir; "ben de geleceğim” sözü ise nesnedir. Bu öğe aynı zamanda “geleceğim” sözünün çekimli olmasından dolayı bir cümle özelliği de gösteriyor. Bu yüzden nesne görevindeki bu cümle, bir yan cümlecik oluşturmuştur.


Şimdi cümleleri yapılarına göre inceleyerek konuyu daha da pekiştirelim.


1. Basit Cümle: İçinde yan cümlecik bulunmayan cümlelerdir. Bu cümleler tek bir yargı bildirir.

Örnek: “Bu sıcakta evde oturulur mu?” cümlesi basit bir cümledir. Çünkü “oturulur mu” yükleminden başka yargı bildiren öğe yoktur. Yan cümlecik kullanılmayan bir cümle basit demektir.

Örnek: Basit cümle demek, kısa cümle demek değildir.

Örnek: “Bahçenin ana kapısından, üstü başı perişan, zavallı bir adam, elinde eski, yırtık bir torbayla içeriye girdi.” cümlesi uzun bir cümledir. Ancak tek bir yargı bildirdiğinden, yani içinde yan cümlecik bulunmadığından basittir.

Örnek: “Kalabalıktan biri yavaşça kürsüye doğru ilerledi.”

Örnek: “İri iri şeftalileri büyük bir zevkle dalından kopardı.”

Örnek: “Sözlerime içten içe gülüyorlardı.” cümleleri yapısına göre basit cümlelerdir.


2. Bileşik Cümle: Tek bir yüklemi olan ve içinde yan cümlecik bulunan cümlelerdir. Yan cümlenin özelliğine ve yükleme bağlanışına göre değişik gruplara ayrılır.

a. Girişik Cümle: Yan cümleciğin fiilimsi olduğu cümlelerdir.

Örnek: “Çocukların sağlıklı büyümesi için gayret gösterilmeli.” cümlesinde “gayret gösterilmeli” yüklemdir. Diğer söz öbeği zarf tümlecidir. Bu tümleç içindeki “büyümesi” isim-fiili yan cümle yapmıştır. Fiilimsi hangi öğe içindeyse, görevi o öğeyle özdeştir. Bu cümlede zarf tümleci içinde olduğundan kendisi de zarf tümlecidir.

Örnek: “Çiçekleri koparan çocukları sonunda yakaladım.” cümlesinde “yakaladım” yüklemdir. “Çiçekleri koparan çocukları” nesnedir. Nesne içindeki “koparan” sıfat-fiili yan cümlecik yapmış, yan cümleciğin görevi de nesnedir.

Örnek: “Kimsenin kalbini kırmadan görevini yaptı.” cümlesinde “yaptı” yüklem, “kimsenin kalbini kırmadan” zarf tümlecidir. “Kırmadan” fiilimsi olduğundan yan cümleciktir.

Örnek: Bazen yan cümlecik yüklemin içinde de olabilir.

Örnek: “Kimsenin bilmediği, ıssız güzel bir yerdi.” cümlesi bir sıfat tamlaması olduğundan, olduğu gibi yüklemdir. Yüklem içindeki “bilmediği” sıfat-fiili sıfat görevindedir. Yani yüklemin temel unsuru olan “yer” isminin tamamlayıcı öğesi olduğundan yan cümleciktir.


Bazı cümlelerde ise fiilimsi yüklem görevindedir.

Örnek: “Romancının görevi okuyucuyu aydınlatmaktır.” cümlesinde “aydınlatmaktır” fiilimsisi, temel cümleyi oluşturduğundan cümlede yan cümlecik yoktur. Cümle basit bir cümledir.


b. Şart Cümlesi: Temel cümleye şart koşan bir yan cümlecikten oluşan cümlelerdir. Yan cümle daima -se, -sa şart kipiyle çekimlenir.

Örnek: “Bir kişi daha olursa kadroyu tamamlıyoruz.” cümlesinde “tamamlıyoruz” yüklemdir. “Bir kişi daha olursa ” öğesi ise şart bildiren yan cümleciktir.

Örnek: “Sınava iyi hazırlanmışsa, onu mutlaka kazanır.”cümlesinde “kazanır” yüklemdir, “sınava iyi hazırlanmışsa” öğesi ise temel cümleye şart koşan bir yan cümleciktir.


Şart anlamı veren her cümle yapıca şart cümlesi değildir.

Örnek: “Yarın gelmek üzere şimdi dağılabilirsiniz.” cümlesinde şart anlamı olmasına rağmen cümle yapısına göre şart cümlesi değildir. “Gelmek” sözü fiilimsi olduğundan cümle girişik bileşik cümledir.


c. İlgi Cümlesi: Çekimlenmiş bir fiilden oluşan yan cümleciğin, temel cümleye “ki” bağlacıyla bağlandığı cümlelerdir. Temel cümle çoğu zaman “ki” den önceki öğedir.

Örnek: “Anladım ki o da beni seviyormuş.” cümlesinde “anladım” yüklemdir. “Neyi anladım?” diye sorarsak “o da beni seviyormuş” sözü gelir; bu nesnedir. Aslında bir cümle olabilen söz öbeği nesne görevinde kullanıldığı için yan cümlecik oluşturmuştur. Yükleme “ki” bağlacıyla bağlandığı için cümle ilgi bileşik cümlesidir.


d. İç İçe Bileşik Cümle: Cümle içinde bulunan başka bir cümlenin yüklemin bir öğesi durumunda bulunduğu ya da bir öğenin tamamlayıcısı olduğu cümlelerdir.

Örnek: “İçeriye girerken duyduğum, dışarıda bekle, sözü beni korkuttu.” cümlesinde “korkuttu” yüklemdir. “Korkutan ne?” sorusuna “dışarıda bekle, sözü” cevap veriyor. Özne olan bu öğenin içinde bulunan “dışarıda bekle” söz öbeği aslında bir cümle olabilir; çünkü “bekle”, çekimlenmiş bir fiildir. Cümle olabilecekken temel cümlenin öğesi durumunda bulunan bu öğe, bir yan cümleciktir.

Cümlenin yüklemine göre gösterdiği durum da çoğu zaman yapıyla birlikte adlandırılır.

Örnek: “Bu konuyu iyi bilmek çok önemlidir.” cümlesi yüklem isim soylu olduğu için isim cümlesi, “bilmek” yan cümleciğinden dolayı bileşik cümledir. İkisini birden ifade edecek olursak, cümle bileşik isim cümlesidir.


3. Sıralı - Bağlı Cümle: En az iki yüklemi bulunan cümlelerdir.

Örnek: “Kalktı, gitti.” cümlesinde “kalktı” ve “gitti” yüklemleri birbirinin öğesi durumunda bulunmayan ayrı yüklemlerdir ve sıralı cümle oluşturmuşlardır.

Eğer yüklemler birbirlerine bir bağlaçla bağlanmışlarsa buna bağlı cümle denir.

Örnek: "Aradım, fakat evde yoktun.” cümlesinde “aradım” cümlesiyle “evde yoktun” cümlesi birbirine “fakat” bağlacıyla bağlanmıştır. Dolayısıyla bağlı cümle oluşturmuştur.

Örnek: “Seni çağırdım, çünkü sana bir haberim var.”

Örnek: “Mademki sen de gelecektin, niçin bana haber vermedin?”

Örnek: “Ne konuyu biliyorsun ne de öğrenmeye çalışıyorsun.” cümleleri değişik bağlaçlarla bağlanan bağlı cümlelerdir.


Sıralı cümlelerde yüklemlerin ortak öğesi bulunabilir. Bu tür cümlelere bağımlı sıralı cümle denir.

Örnek: “Öğrenciler kitaplarını aldılar, çantalarına koydular.” cümlesinde “aldılar” birinci cümlenin yüklemidir. “Öğrenciler” özne, “kitaplarını” nesnedir. İkinci cümlenin yüklemi “koydular” dır. Bu cümlenin de öznesi “öğrenciler”; nesnesi “kitaplarını”dır. Görüldüğü gibi hem “aldılar” hem “koydular” yüklemlerinin özneleri ve nesneleri ortaktır. Bu nedenle cümle bağımlı sıralı cümledir.


Sıralı cümlede yüklemlerin hiçbir ortak öğesi yoksa cümle “bağımsız sıralı cümle” adını alır.

Örnek: “Çocuklar bahçede oynuyordu; anneleri onları bekliyordu.” cümlesinde “oynuyordu” ve “bekliyordu” yüklemlerinin hiçbir ortak öğesinin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla cümle bağımsız sıralı cümledir.

Divan Edebiyati

Divan Edebiyatı
1-
Kaynağını Arap ve İran kültürlerinden alır. Yazılı geleneğe dayanır.
2- Sanatçı yazdıklarını ve söylediklerini değiştirebilir. Bunun için işlenmiş ve incelenmiş ürünler verir. Ürünlerin hepsi DİVAN denilen defterde toplanır.
3- Şiir ağırlıklıdır ve zamanla asla değişikliğe uğramaz.
4- Şiirlerin adları yoktur. Şiirler nazım biçimleri ile adlandırılır.
5- Gazel – Kaside – Rubai – Mesnevi – Murabbaa – Terci-i Bent – Terkib-i Bent
6- Aruz ölçüsü ile yazılır. Nazım birim beyittir. Tam ve Zengin uyak kullanılır. Redif ve Cinas vardır.
7- Konu olarak sevgi, aşk, özlem, şarap, içki meclisi, tarihten şikayet… işlenir. Gerçek doğa yoktur.
8- Divan Edebiyatı’ nda katı kurallar vardır ve bunlar uygulanmıştır.

Divan Sanatçıları

XIII. yüzyıl
Hoca Dehhani : Din dışı konularda şiirler yazdı. İlk divan şairidir. Aşk şiirlerinin en önemli temasıdır. Lirik şiirleriyle tanınır. Ayrıca Sultan Veled – Seyyad Hamza da lirikte ünlüdür.

XIV. yüzyıl
Ahmedi : Din dışı şiirleri ile tanınır. Divan’ ı ve İSKENDERNAME isimli mesnevisi vardır.
Nesimi : Tasavvuf şiirleri ile tanınır. Şiirleri liriktir. Azer Türkçe’sidir. Tuyuğ’ ları ile ünlüdür. Divan’ ı var.

XV. yüzyıl
Şeyhi : Harname ve Hüsrev – ü Şirin hicivleri vardır. Asıl mesleği hekimliktir.
Sül Çelebi : Mevlüt’ ü ile ünlüdür.
Ahmet Paşa :
Necati Bey :
Ali Şir Nevai : Lirik şiirleri ile tanınır. Muhakemet – ül Lügateyn. Mecalisün Nefais Teşkire.

XVI. yüzyıl
Baki ( 1526 – 1600 ) : Medresede yetişmiş, müderrislik ve kadılık yapmış, Şeyhülislam olmak istemiş fakat olamamıştır. Konuları aşk, tabiat ve devrinin zenginliğidir. Divanın en ünlü gazekilerindendir. Divan’ı ve divanında yer alan KANUNİ MERSİYESİ en önemli eseridir.
Fuzuli ( 1495 – 1556 ) : Yalnız 16. yüzyılın değil bütün divan edebiyatının En Büyük şairidir. Tasavvuf ve aşk Fuzuli’ nin başlıca konularıdır. Aşk ilahi aşktır. Aşk acısından şikayetçi değil bilakis mutludur. Leyla ile Mecnun – Mesnevi, Şikayetname – Hiciv, Beng – ü Bade. Fuzuli ilimsiz şiiri boş duvara benzetir. Kendisi iyi bir tahsil görmüştür. Saraydan uzaktır. Çok acı ve ızdırap çekmiştir.

XVII. yüzyıl
Nef – i ( 1575 – 1633 ) : Erzurum’ da doğmuş iyi bir tahsil görmüştür. Şiirlerinde ses unsuru çok önemlidir. Şiirde sözün güçlü olmasına önem vermiştir. Dili ağır ama akıcıdır. Divan Dönemi nin en önemli KASİDE şairidir. Kasidelerinde tabiat tasvirleri önemli yer tutar. Şiirlerinde kılıç sıkıntıları ve bahar kokusunu duymak mümkündür. Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yererken de yerin dibine sokar. Herkesi hicivlemiştir. Babasını da. En önemli eseri Divan’ ı dır. Hicivlerini Siham – ı Kaza adlı eserinde toplamıştır.
Nabi : Divan Edebiyatı nın didaktik şairidir. Osmanlı Duraklama Döneminde toplumda aksayan yönleri görerek bunlardan ilham almıştır. Öğüt verici tarzda şiir yazmış, ata sözlerine yer vermiştir. Hayrabad – Hayriye = Mesnevi. Divan’ı vardır.

XVIII. yüzyıl
Nedim ( 1680 – 1730 ) : Lale Devrinin zevkini eğlencesini yaşamış bir şairdir. Yaşadığı eğlence dönemini şiirlerine yansıtmıştır. Divan’ ın katı kurallarının dışına çıkmıştır. Şiirde ilk kez halk ruhunu, halk deyimlerini Nedim yansıtmıştır. İstanbul ve İstanbul Türkçesi’ ni şiire Nedim sokmuştur. Nedim’ in en önemli eseri Divan’ ı dır. Edebiyatımızda şarkıları bile ünlüdür.
Şeyh Galip (1757 – 1799) : Mevlevi tarikatının şeyhidir. Divan Edebiyatı nın son büyük şairidir. Süslü, çeşitli sanatlarla dolu ağır bir dili vardır. Şiirde kendine özgü özellikleri vardır ve Divan Edebiyatı’ na yeni bir hava kazandırmıştır. Şiirinde musiki çok önemlidir. Sebk – i Hindi tarzı temsilcisidir.
En önemli eserleri Divan – ı ve Hüsnü Aşk adlı mesnevisidir.

AGÂH SIRRI LEVEND VE TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

Agâh Sırrı Levend ‘in Hayatı :

26 Ocak 1894’te Rodos’ta doğmuştur. İlk öğrenimini Edirne’ de yapmış; ilkokulu 1903’ te, Mülkiye Rüştiyesi’ni 1906 ‘da, Askeri Rüştiye’yi 1909 ‘da bitirmiştir. Orta öğretimini ise 1913’ te Konya İdadisi’nde tamamlamıştır.

1913 yılında idadi’yi bitiren Agâh Sırrı Levend, o yıl ilk kez açılan bakalorya’yı kazanarak İstanbul Darûlfûnun’un Edebiyat Şubesine girer. Bunun yanısıra Üsküdar’da özel bir okulda da öğretmenlik yapmaya başlar.

Levend’in yaşamında okulculuk ve öğretmenlik gibi dergicilik de önemli bir yer tutar. 1927-1940 yılları arasında çeşitli dergiler çıkarır. 1940’ tan 1946’ya kadar Aydın milletvekili olarak görev yaptı.

1949 ‘dan başlayarak Levend, çok verimli bir döneme girmiş; bu yıl TDK Yayınları arasında, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları adlı yapıtını kitap olarak ortaya koymuştur. Ayrıca Mantıku’t-tayr (1955), Gazâvât-nameler ve Nlihaloğlu Ali Bey’in Gazavat-namesi (1956), Türk Edebiyatında Şehrengizler ve Şehr-ergizlerde İstanbul (1958) , Arap, Fars ve Türk Edebiyatlarında Leylâ ve Mecnun Hikâyesi (1959), Tarih Boyunca Türk Dili (1961), Ümmet Çağı Türk Edebiyatı (1962) adlı yapıtlarıyla ulusal kitaplığımızı zenginleştirmiştir.

Hüseyin Rahmi (1964), Ahmet Rasim (1965), Ali Şir Nevai (4 cilt, 1965-1968), Şemsettin Sâmî (1969), Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri (3. Baskı, 1972) dil Üstüne (1973) gibi eserlerde yazarın yapıtları arasındadır.

Son yapıtı, Türk Tarih Kurumunca 1973’ te bastırılan Türk Edebiyatı Tarihi’dir. 664 sayfalık bu yapıt, altı cilt olar tasarladığı Türk Edebiyatı Tarihi’nin “Giriş” bölümü olan birinci cildidir.

Agâh Sırrı Levend, 1973-1978 yılları arasını hasta olarak geçirdi. 28 Ekim 1978 yılında vefat etti.

Türk Edebiyatı Tarihi :

Agâh Sırrı Levend 6 cilt olarak tasarladığı “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinin ancak bir cildini çıkarabilmiştir. Bu eser Türk Edebiyatı Tarihine giriş niteliğindedir.

Bu giriş cildinin amacı, Türk Edebiyatı Tarihi’nin öteki ciltlerini okuyacak olanlara gerekli önbilgileri sunmaktır. Yazar, edebiyatımız üzerinde çalışmayı meslek edinen gençlerin genellikle edebiyat meraklılarının, geçmişin kalıntıları olan eski eserlerimizi tanımada ki bilgileri, nerede ve hangi kitaplığın hangi numarasında kayıtlı olduğunu zahmetsizce öğrenebilmeleri için bu cildi hazırlamıştır.

Amaç bu olunca, giriş cildinin plânını ve bölümlerin ölçüsü de buna göre hazırlanmış. Mesela, yazar, bu ciltteki “Arap ve Fars Edebiyatları” bölümünün, Türk Edebiyatı üzerindeki etkileri dolayısıyla özet olarak hazırlamış, Çünkü bu etkileri II. Ciltteki “İslâmi Edebiyat” bölümünde genişçe göstermeyi planlamış. Yazarın amacı bir Arap ya da bir Fars Edebiyatı yazmak olmadığı için, ancak belli başlı kişileri ve çok tanınmış eserleri almakla yetinmiş.

Okurlar, bu ciltte Türk Edebiyatı Tarihi’ne başlamadan önce gereken bilgileri bulacaklardır. Bu eser bir nevi katalog niteliğindedir.

Eser dört bölümden meydana gelmektedir.

Birinci Bölümde;
Edebiyat Tarihimizin başlıca sorunları

İkinci Bölümde;
Edebiyat Tarihçisi Gözüyle Edebi Eserlerimiz

Üçüncü Bölümde;
Arap ve Fars Edebiyatları
Arap Edebiyatına Toplu Bir Bakış
Fars Edebiyatına Toplu Bir Bakış

Dördüncü Bölümde;
- Edebiyat Tarihimizin Başlıca Kaynakları
Ümmet Çağı Edebiyatının Kaynakları
Şakaiku’n Nu’maniyye, Çevirileri Ve Zeyilleri
Mevki Sahiplerine Göre Hazırlanmış Eserler
Osmanlı Tarihçileri Ve Tarihleri
Osmanlı Tarihlerindeki Biyografyalar
Hattatlar Ve Musiki Üstatları
Enderun da Yetişenler
İllerde Yetişenlerle İlgili Eser
Türlü Biyografyalar
Vefayatlar Ve Benzerleri
Ansiklopediler Ve Ansiklopedi Niteliğindeki Eserler
Edebiyat Tarihleri
Türk Dili Ve Edebiyatıyla İlgili Toplu Eserler yer almaktadır.

AHMET HAMDİ TANPINAR VE 19. ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

Ahmet Hamdi Tanpınar ‘ın Hayatı :

Türk şairi ve yazarı olan Ahmet Hamdi Tanpınar, 1901 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini değişik yerlerde yaptı. 1918 yılında Antalya Lisesi’nden mezun oldu. Yüksek öğrenimini yapmak için aynı yıl İstanbul’a gitti. İlk yıl Veteriner Yüksek Okulu’na girdi ve ertesi yıl Edebiyat Fakültesi’nin Türk Edebiyatı Bölümüne devama başladı. Aynı zamanda Yahya Kemal’ in de öğrencisi oldu. Fakülteyi bitirince (1923) Erzurum, Konya ve Ankara Liselerinde edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. 1939 ‘da İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsünün başına getirildi. 1942 ‘de Maraş Milletvekilliğine şeçildi. 1946 ‘da Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği’ne atandı. Bu görevlerde iken 1962 yılında bir kalp krizi sonunda öldü ve Rumeli Hisarı mezarlığında Yahya Kemal’ in yanına gömüldü.

Edebiyata şiirle giren Tanpınar’ın bu türdeki ilk denemesi 1920’ de yayınlandı. Mütareke devrinde yetişmiş şairler arasında yer alan Tanpınar sayıları fazla olmayan şiirleri arasından seçtiklerini küçük bir kitap halinde bastırdı. (Şiirler 1961)

Hikâye ve Romanlarında en ağır basan tema, karışık ve bulanık psikolojik durumları ile karşımıza çıkan şuur-altıdır. Tanpınar’ın bu türdeki eserleri şunlardır: Huzur (roman, 1949), Yaz Yağmuru (hikâyeler, 1955), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (roman, 1961), Sahnenin Dışındakiler (roman, tefrika 1950, kitap 1973).

Tanpınar, doğrudan doğruya edebiyatla ilgili bu çalışmalarının yanında, Türk Edebiyatının Tanzimat’tan sonraki tarihi üzerinde de çalışmış, bazı küçük monografilerinden (Tevfik Fiktret, 1937; Yahya Kemal, 1962) başka, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı ve Batılı Türk Edebiyatının Servet-i Fûnûn dönemine kadarki bölümünü ihtiva eden bir eseri de yayınlanmıştır.

Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi :

Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi herşeyden evvel Türk insanında başlıyan bir buhranın ve yeni ufuklar ve değerler etrafında yavaş yavaş kurulan bir iç düzenin tarihidir.

Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi iki bölümden meydana gelmektedir. Ancak yazar, eserinin başında garplılaşma hareketini genel bir şekilde değerlendirmiş, bu safhayı da üç aşamada ele almıştır.

İlk aşamada: Başlangıçtan 1789 ‘a kadar ki dönem

İkinci aşamada: 1989’dan – 1907’ye kadar ki dönem

Üçüncü aşamada: XIX. Asırda garplılaşma hareketi 1826’dan-1839’a kadar ki dönem

Daha sonra yazar, Birinci bölümde XIX. Yüzyılın ilk yarısında Türk edebiyatı’nı incelemiş.

Divan şiiri
Halk şiiri
XIX. Asrın ilk yarısında nesir gibi konular bu bölümün içinde yer almaktadır.
Yazar ikinci bölümde;

İlk önce Tanzimat senelerini ele alıyor.

1839 ‘dan 1860’ a kadar ki dönemde; Tanzimat Fermanı, İstanbul’da hayatın değişmesi, Devlet tesisleri ve fikir hayatı, Gazete, Gazetecilik, Tiyatro ve diğer garp nev’ilerinin görünmesi.

1856-1876 yılları arasındaki dönemde ise; Tanzimat İdeolojileri, Medeniyet ve Medeniyetçilik Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi konular işleniyor.

Daha sonra yeniliğin üç büyük mimarı

Ahmet Cevdet Paşa
Münif Paşa
İbrahim Şinâsi Efendi ele alınmış.
Şinâsi’den sonra Yeni osmanlılar Cemiyeti bölümünde; Abdülaziz Devri Türkiyesi, Mustafa Fazıl Paşa, Ali Sûavi, Rejim Meselesi ve Hilafet Müessesesi konuları işlenmiş.

Bundan sonra Nev’ilerin gelişmesine geçilmiş ilkönce 1851-1855 yılları arası incelenmiş. Bu bölümde: Gazete ve Gazete Okuyucuları, Şiir, Tiyatro, Hikâye ve Roman nev’ilerine değinilmiş daha sonra ise Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Recaizâde Mahmut Ekrem Bey, Abdülhak Hamit ve Muallim Naci’nin hayatı ve eserleri ele alınmış. Bu şekilde eser tamamlanmış.

Anlatım bozuklukları

Anlatım Bozuklukları - 1

Her cümle belli bir düşünceyi, duyguyu aktarmak için kurulur. Bu cümlenin, ifade edeceği anlamı açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyması gerekir. Ayrıca mümkün olduğunca gereksiz unsurlardan arındırılmış olmalıdır bu cümle. İşte bu özelliği göstermeyen cümleler, anlatım bakımından bozuktur.


Bu konu ile ilgili, ÖSS’de 5 ya da 6 soru çıkmaktadır. Sadece anlamla ilgili olmayıp dilbilgisi ile de ilgili özellikler gösterdiğinden, daha önceki konuların, özellikle cümle öğelerinin, çok iyi bilinmesi gerekir.


Bu alanda sorulan sorular değişik özellikler gösterir. Bazen bir cümle verilir ve “Bu cümledeki anlatım bozukluğu nasıl giderilir?” diye sorulur, bazen de “Aşağıdakilerden hangisinde anlatım bozukluğu vardır?” şeklinde sorulur.


Anlatım bozukluklarını anlama ve yapıya dayalı bozukluklar olmak üzere iki grupta toplayabiliriz:


1. Anlama dayalı bozukluklar:


Bu bozuklukları birkaç bölüme ayırarak inceleyebiliriz.


* Gereksiz sözcük kullanılması



* Cümlede belirsizlik bulunması



* Birbiriyle çelişen ifadelerin bulunması



* Sözcüğün anlamca cümleye uymaması



* Sözcüklerin yanlış eyleme bağlanması



* Mantık hatasının olması



* Deyimin yanlış anlamda kullanılması



* Sözcüğün yanlış yerde kullanılması



* Bazen de bu belirsizlik noktalama işaretleriyle giderilir.


Örneğin;


“Yaşlı adamın yüzüne dalgın dalgın baktı.”


cümlesinde “dalgın dalgın” bakanın “yaşlı” olduğunu belirtmek için, “yaşlı” dan sonra virgül gelmelidir. Aksi takdirde “yaşlı” sözü adam isminin sıfatı olacaktır.




* Cümlede gereksiz sözcük kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar.




Bir cümlede gereksiz sözcük bulunduğunu anlamak için, sözcük cümleden çıkarılır. Bu durumda cümlenin anlam ve anlatımında bir bozulma oluyorsa o sözcük gerekli, olmuyorsa gereksizdir.


“Herkesi eleştirip tenkit etmek bize hiçbir yarar sağlamaz.”


cümlesinde “eleştirip” sözcüğünün verdiği anlamla “tenkit etmek” sözcüğünün verdiği anlam aynıdır. Öyleyse bu cümlede “eleştirip” sözü gereksizdir. Cümleden çıkarılmalıdır.


“İki kardeşten en küçüğü arkadaşımdı.”


“Bilgili insanlardan yararlanmayı, istifade etmeyi bilmeliyiz.”


cümlelerinde altı çizili sözcükler gereksizdir.


* Bir cümlenin anlamı içinde bulunan başka bir sözü cümlede kullanmak da gereksiz sözcük kullanımına girer.


Cümlede böyle bir sözcük varsa, o cümle de anlatım bakımından bozuktur.


“Böyle yüksek sesle bağırmana gerek yok, sağır değilim.”


cümlesinde “bağırmak” zaten yüksek sesle konuşmak anlamındadır. Öyleyse bu sözün anlamı içinde bulunan “yüksek sesle” sözüne gerek yoktur.


* Cümlede belirsizlik varsa, o cümle iyi bir cümle değildir.


Bu belirsizlik mutlaka giderilmelidir.


Örneğin;


“Geleceğini babamdan öğrendim.”


cümlesinde “geleceğini” sözü belirsizdir. Çünkü kimin geleceği belli değil. “Onun geleceği” de olabilir; “senin geleceğin” de olabilir. Bu belirsizlik giderilmeli ve sözcüğün kime ait olduğu belirginleştirilmelidir.


* Bazı eylemler olumlu durumlarda, bazıları olumsuz durumlarda kullanılır. Eylemin anlamca yanlış yerde kullanılması da anlatım bozukluğuna yol açar.




Örneğin;


“Bana yardım ederek, işi kısa sürede bitirmeme neden oldu..”


cümlesindeki “neden olmak” eylemi daima olumsuz anlamlar verecek biçimde kullanılır. Oysa işin kısa sürede bitirilmesi olumlu bir durumdur. Öyleyse “neden oldu” sözü bu cümlede yanlış kullanılmıştır. Bunun yerine cümle “...bitirmemi sağladı.” şeklinde bitirilebilir.


* Bazı cümlelerde mantık hatasının bulunması da o cümlenin anlatımını bozar.




Örneğin;


“Bırakın patates doğramayı yemek bile yapamaz o.”


cümlesinde “bırakın” sözcüğünün cümleye kattığı anlamdan dolayı sanki patates doğramak yemek yapmaktan daha önemliymiş gibi görülüyor. Bu yanlışın düzeltilmesi için cümle,


“Bırakın yemek yapmayı, patates bile doğrayamaz o.”


şeklinde söylenmelidir.


* Bazen sözcüklerin bağlandığı ortak eylemler de anlatımda bozukluğa yol açar.


Örneğin;


“Bu davranışıyla bize yarar mı sağladı zarar mı belli değil.”


cümlesinde “yarar” ve “zarar” sözcükleri “sağladı” eylemine bağlanmıştır. Ancak “yarar sağlamak” doğru olsa bile, “zarar sağlamak” doğru değildir. Cümle;


“Bu davranışıyla bize yarar mı sağladı, zarar mı verdi belli değil.”


şeklinde söylenmelidir.


* Bu, bazen öğelerin eyleme bağlanmasında da görülür.


Örneğin;


“Ayağına ayakkabı, omzuna şal, üzerine pardesü giyip dışarı çıktı.”


cümlesinde “ayakkabı, şal ve pardesü” sözcükleri “giymek” eylemine bağlanmıştır. Oysa şal giyilmez, atılır.


* Cümlede deyimin yanlış yerde kullanılması da cümlenin anlamını bozar.


“Öğretmenin anlattığı konu tüm öğrencilerin dikkatini çekmişti. Herkes kulak kabartmış, öğretmeni dinliyordu.”


cümlesinde “kulak kabartmış” yanlış kullanılmıştır. Çünkü “kulak kabartmak” fark ettirmeden dinlemek anlamındadır. Burada “kulak kesilmek” deyiminin kullanılması gerekirdi.


* Bazı sözcüklerin anlamları birbirine karıştırılabilir. Cümledeki sözcüklerin anlamına da dikkat edilmelidir.




Örneğin;


“Çocukların birbiriyle uygunluk içinde olmaları beni sevindirdi.”


cümlesindeki “uygunluk” sözü yanlış anlamda kullanılmıştır. Çünkü burada “uyum” sözü kullanılmalıdır.


* Bazen sözcük doğrudur ancak cümlede bulunduğu yer doğru değildir.


Örneğin;


“Yeni elbisemi giymiştim ki kapı açıldı.”


Cümlesinde “yeni” sözünün yeri anlatımda bozukluğa yol açmıştır. Çünkü burada söylenmek istenen, elbisenin yeniliği değil, giymenin yeni yapıldığıdır. Öyleyse cümle;


“Elbisemi yeni giymiştim ki kapı açıldı.” şeklinde olmalıdır.


* Aynı anlama gelen ek ve sözcüklerin bir arada kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar.


Örneğin;


“Onun beni sevmemesinin nedeni, fikirlerini benimsememiş olmamdandır.”


cümlesinde “nedeni” sözcüğü bir olayın sebebini anlatıyor. Ayrıca “olmamdandır” sözündeki “-dan” eki de neden anlamı veren bir ektir. İkisinin bir arada bulunması cümlenin anlatımını bozmuştur. Cümle,


“Onun beni sevmemesinin nedeni, fikirlerini benimsememiş olmamdır.”


şeklinde düzeltilebilir.


Yapıya dayalı anlatım bozuklukları:


Bu tür bozukluklar daha çok, Türkçe’nin kurallarıyla ilgili olduğundan, soruları çözebilmek için dilbilgisi kurallarının iyi bilinmesi gerekir. Bu tür bozukluklar şu şekilde sıralanabilir:


* Öğe eksikliğinin bulunması



* Özneyle yüklem arasında olumluluk-olumsuzluk uyumsuzluğunun bulunması



* Özneyle yüklem arasında tekillik-çoğulluk açısından uyumsuzluğun bulunması



* Özneyle yüklem arasında şahıs yönünden uyumsuzluğun bulunması



* Tamlama uyumsuzluğunun bulunması



* Ek uyumsuzluğunun bulunması



* Etken-edilgen fiillerin bir arada bulunması



* İsim cümlelerinde ekfiilin ortak kullanılması




Şimdi bunları tek tek açıklayalım.


*Cümlede, kullanılması gereken bir öğenin bulunmaması, anlatım bozukluğuna yol açar. Bu, daha çok ortak kullanılan öğelerde görülür. Çünkü Türkçede her fiil, öğeleri aynı eklerle kendine bağlamaz.


Örneğin;


“Kardeşini yanına çağırdı, bir şeyler söyledi.”


cümlesindeki öğeleri inceleyelim: “Çağırdı” ve “söyledi” yüklemdir. Çağrılan ve söylenen kişi ise “kardeşi” dir. Yani “Kardeşini” öğesi her iki yüklemin ortak öğesidir. Bu ortak öğeyi yüklemlerle kullanalım. “Kardeşini çağırdı” doğrudur; ancak “kardeşini bir şeyler söyledi.” denmez, “kardeşine bir şeyler söyledi.” olmalı. “Kardeş” sözcüğünü iki kez kullanmamak için “ona” da diyebiliriz.


Başka bir örnek verelim:


“Arkadaşlarını pek sevmez, hatta çoğu zaman nefret ederdi.”


cümlesinde, sevmediği kişiler ile nefret ettiği kişiler aynıdır, yani “arkadaşları” ortak öğedir. Ancak “arkadaşlarını sevmez” dense de “arkadaşlarını nefret ederdi.” denmez; “arkadaşlarından nefret ederdi.” denmeli ya da onun yerine geçen “onlardan” sözü kullanılmalıdır.


Görüldüğü gibi bu tür bozukluklar daha çok sıralı cümlelerde görülüyor, ancak bileşik cümlelerde de bu tür öğe eksiklikleri görülebilir.


*Türkçe’de bazı özneler olumlu, bazıları olumsuz anlamlar verir. Buna göre yüklemlerin de olumlu, olumsuz çekimlenmesi gerekir.


Örneğin;


“Hiç kimse okula gelmedi, geziye gitti.”


cümlesinde gelmeyen ve gidenler aynı kişiler, ancak “hiç kimse” olumsuz bir öznedir ve yüklemi daima olumsuz çekimlenir. Oysa “gitti” olumlu bir çekimdir. Yani ikinci cümle özneyle uyum sağlamamıştır. Buna “hepsi” şeklinde bir özne getirilmelidir.


Gerçi bu, sadece özneyle ilgili bir durum değildir. Bu tür sözcükler başka öğe durumunda bulunduklarında da yüklem aynı özelliği gösterir.


Örneğin;


“Öğretmenimiz hiçbirimizi azarlamaz, çok severdi.”


cümlesinde, yine “hiçbirimizi” olumsuz olduğundan “hiçbirimizi severdi” şeklinde kullanılmaz; “hepimizi severdi” olmalıdır.


*Cümlede öznenin ifade ettiği şahıslarla yüklemin bildirdiği şahıs arasında bir uyum olmalıdır.


Özne birinci tekil, ikinci tekil (ben, sen); birinci tekil, üçüncü tekil (ben, o); birinci tekil, ikinci çoğul, (ben, siz); birinci tekil, üçüncü çoğul (ben, onlar) şahıslardan oluşuyorsa yüklem, daima birinci çoğul şahısa göre çekimlenir.


“Bu işi ancak ben ve sen halledebiliriz.”


“Dışarıda sadece ben ve o küçük çocuk kalmıştık.”


“Ben ve siz yarışmada eşit durumda değildik.”


“Ben ve birkaç yaşlı adam, kahvede uzun bir sohbete dalmıştık.”


cümleleri buna örnek gösterilebilir.


Eğer özne ikinci tekil ve üçüncü tekil (sen, o); ikinci tekil ve ikinci çoğul (sen, siz); ikinci tekil ve üçüncü çoğul (sen, onlar); şahıslardan oluşuyorsa, yüklem ikinci çoğul şahısa göre çekimlenir. Ancak ikinci tekil ve birinci çoğul (sen, biz) şahıslar özne olursa yüklem birinci çoğul şahısa göre çekimlenir.


“Sen ve annen burada ne yapıyordunuz?”


“Sen hatta hepiniz bu konuda suçlusunuz.”


“ Sen ve buradaki konukların, bize yarın gelebilirsiniz.”


"Galiba sonunda senle biz aynı sonuca ulaştık.”


cümleleri buna örnektir.


Öznenin insan ya da başka varlıklar olması da yüklemin tekil veya çoğulluğunu etkiler. Eğer özne bitkiler, hayvanlar, cansız varlıklar ya da soyut kavramlarsa, yüklem daima tekil olur. İnsanlar çoğul özne olduğunda ise yüklem tekil veya çoğul olabilir.


“Kuşlar dallara kondular.” değil “Kuşlar dallara kondu.”


“Sevgiler gizli kaldıkça güzelleşirler.” değil “güzelleşir.” olacak.


“Çocuklar geldi.” şeklinde de doğrudur, “Çocuklar geldiler.” de.


*Bazen özneyle yüklem arasındaki uyumsuzluk, öznenin anlamından kaynaklanır.


Örneğin;


“Nüfus sayımı bu yıl yapıldı, bir hayli artmış.”


cümlesinde “yapıldı” yükleminin öznesi “nüfus sayımı”dır, “artmış” yükleminin öznesi ise “nüfus” olacaktır. Ancak cümlede “nüfus” diye bir özne yoktur. Sanki nüfus sayımı, “artmış” yükleminin öznesi olmuştur. Bu ise anlamca uygun değildir.


*Sıfat ve isim tamlamalarının aynı tamlanana bağlanması anlatım bozukluğuna yol açar. Çünkü isim tamlamalarında tamlanan iyelik eki aldığı halde sıfat tamlamalarında tamlanan ek almaz. Dolayısıyla tamlananlar, niteliği farklı olduğundan, ortak kullanılamaz.


Örneğin;


“Kaza yerine birçok askeri ve polis aracı geldi.”


cümlesinde “araç” sözü hem “askeri” hem “polis” sözcüklerinin tamlananı durumundadır. Ancak “polis aracı” isim tamlamasıdır ve tamlanan iyelik eki almıştır. “Askeri” sözcüğü ise sıfat olabilecek bir sözcüktür ve “askeri araç” şeklinde sıfat tamlaması yapar; tamlanan da ek almaz. Dolayısıyla araç sözcüğü ortak tamlanan olarak kullanılamaz. Cümle;


“Kaza yerine birçok askeri araçla polis aracı geldi.”


şeklinde olmalıdır.


Burada ayrıca sıfat tamlamalarında görülen bir özelliği de ifade edelim. Türkçe’de sıfatlar çoğul anlam verirse isimler çoğul eki almaz. Bu özellik genellikle belgisiz sıfatlarda görülür.


Örneğin;


“Geceye birçok davetliler katıldı.”


cümlesinde “birçok” sıfatı çoğul bir anlam verdiği halde davetliler sözü de çoğul eki almıştır. Cümleden çoğul eki çıkarılmalıdır.


*Cümlede eklerin eksik kullanılması cümlenin anlatımını bozar.


Örneğin;


“Her ülke, dünya devletleri arasında önemli bir yer edinmek için, ekonomik açıdan gelişmesi gerekir.”


cümlesinde “gelişmesi” sözcüğündeki iyelik ekinin, sözcüğü nereye bağladığı belli değil; “kimin gelişmesi gerekir?” diye sorarsak “ülkenin” cevabı gelir. Öyleyse “ülke” sözcüğüne ilgi eki (-in) getirilmelidir.


Bazen de bu durumun tersi görülür.


“Sanatçının, topluma yararlı bir kişi olmak için, eserinde mutlaka toplum sorunlarına yer vermelidir.”


cümlesinde “yer veren kim?” sorusuna “sanatçı” cevap verir. Oysa cümlede “sanatçının” denmiş. Ya bu sözcükteki ilgi eki kaldırılmalı ya da yüklem “vermesi gerekir” şeklinde değiştirilmelidir.


*Bazı cümlelerde ise sözcükleri birbirine bağlayan ekler yanlış kullanılmıştır.


Örneğin;


“Senin en beğendiğim yanın, derslerine düzenli çalıştığındır.”


Cümlede öğeleri ortak olarak kullanan etken ve edilgen fiiller bir arada bulunmaz.


Örneğin;


“Bütün yemekleri hazırlayıp bir kenara koyulmalıdır.”


cümlesinde “hazırlamak” etken “koyulmalıdır” edilgen fiillerdir. Bunların aynı öğelerle kullanılması bozukluğa yol açmıştır. Cümle;


“Bütün yemekler hazırlanarak, bir kenara koyulmalıdır.”


şeklinde düzenlenirse bozukluk giderilir.


Sıralı isim cümlelerinde ekfiilin kullanılması da bazen bozukluğa yol açar.


Örneğin;


“O yaşlı şair geleneklere bağlı, ama yeniliklere kapalı değildi.”


cümlesinde iki yargı vardır: Şairin geleneklere bağlı olduğu, aynı zamanda yeniliklere de kapalı olmadığı, oysa cümlede “bağlı” sözü yüklem gibi kullanılmadığından “değildi” edatına bağlanıyor ve böylece şairin geleneklere bağlı olmadığı anlamı çıkıyor. Bunu engellemek için “bağlı” sözü “bağlıydı” şekline getirilmelidir.

ANLAM BAKIMINDAN ANLATIM BOZUKLUKLARI

1)Gereksiz Sözcük Kullanma:

Bir cümlede anlamları aynı olan veya anlamca biri diğerini içeren sözcüklerin birlikte kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar.



*Kulağıma eğilerek alçak sesle bir şeyler fısıldadı.

*Bu yol yaya yürümekle bitecek gibi değil.

*Onlar da beş yıldır karşılıklı mektuplaşıyorlar.

*Geçmişteki hatıralardan bir şikayetim yok

*Ülkemizin sorunları bitmiyor ,tükenmiyor

*O günleri daha henüz dün gibi hatırlıyorum

*Bu gece ısı sıfırın altında eksi beş derece olacak.

*Gülmesinin nedeni bugün iyi bir haber almasındandır.

*Onunla ilk tanışmamızı unutamam.

*Dün gece uyurken gördüğü rüyayı anlattı.

*Sanki dalgasız bir deniz gibiydi yüzü.

*Sana söyleyeceğim bu gizli sırlarımı kimseye söyleme.

*Yaptıklarını kendi ağzıyla itiraf etti.

*Havada beyaz kar taneleri uçuşuyor.

*Bu iş yerinde aşağı yukarı üç dört yıldan beri çalışıyorum.

*Sınav yaklaştıkça öğrencilerin heyecanı gittikçe artıyor.

*Galiba başka çaresi de yok gibi görünüyor.

*Sınıfın boyu en kısa öğrencisini arkaya oturtmuşsun.

*Yaşlı adam söz almak için oturduğu yerden ayağa kalktı.

*Dosyadaki mevcut belgelerden anlaşılıyor ki bu iş uzun sürecek.

*Artık bundan sonra oraya gitmene gerek kalmadı.

*İki kardeşten en küçüğü okula gitmiyordu.

*Bu saatte oraya yalnız gidemem;seninle birlikte gitmek istiyorum.

*İşte seninle bu yüzden dolayı konuşmak istemiyorum.

*Niçin böyle yüksek sesle bağırıyorsun ki?

*Biz onlara iki günde bir, gün aşırı giderdik.

*Yorulmamıza rağmen basamaklardan yukarı hızlı hızlı çıkıyorduk.

*Türkçede Arapça ve Farsça dillerinden gelmiş sözcükler vardır.

*Böyle havalarda eve bir tane bile ekmek götürmeyi unutur.

*Kadın küçük çocuğa yaklaşarak senden büyük ağabeyin var mı diye sordu.

*Yarınki toplantıda ülkenin ekonomik ve iktisadi problemleri tartışılacak.



2)Sözcükleri birbiriyle karıştırma:

Anlamları veya yazılışları çok benzer olan sözcüklerin karıştırılması cümlenin anlam bütünlüğünü bozar.



*Geri kalmışlık Türkiye'ye özel bir durum değil.

*Bu binalar gerçekten çok yaklaşık yapılmış.

*Size birazdan düğün resimlerini göstereceğim.

*Bir öğrenci sınıfta kalmışsa onun sınıfı geçmesini güçlendiren nedenleri araştırmak gerekir.

*Bizden son öğretim durumunu gösteren bir belge istedi.

*Vatandaşlarımız arasında din ,dil,ırk ayrıntısı yapılamaz.

*Bazı öğrenciler derste çok çekimserdir.

*Uzun saçlı bir genç geldi,kendini bize tanıştırdı.

*Vezüv etken bir yanardağdır.

*Deterjandan elleri tahrip oldu.

*Bu bölgenin kendine özgün gelenekleri vardır.

*Camdan yankılanan ışık gözlerimi kamaştırdı.

*Yazarın on dördüncü kitabı da yayınlandı.

*Belediyeler sık sık güz etkenlikleri yapıyor.

*Çocukların birbirleriyle uygunluk içinde olmaları çok güzel.

*Bu iki olay arasında hiçbir ayrıcalık yok.

*Fiyatlar çok pahalı olduğu için satışlar çok durgun.

*Kar yolu kapadığı için geçit servis yolundan sağlanıyordu.



3)Sözcükleri Yanlış Anlamda Kullanma:

Sözcük, anlamına uygun yerde kullanılmadığı zaman ya da yanlış anlama gelecek şekilde kullanıldığında anlatım bozukluğu doğar.



*Bu onların bolluğa düştükleri zaman bile savurganlık etmelerine yol açar.

*Şimdi size yarın yayınlanacak programlardan bazılarını hatırlatıyoruz.

*Bence sizin bu sınavı kaybetme şansınız hiç yok.

*Alınan bunca borç Türkiye'nin Avrupa'ya bağımlı olmasını sağladı.

*Bugün dünyanın yüz kırk ülkesinde cüzamlılar günü kutlanıyor.

*Bu yıl babamın yüzünden sınıfı geçtim.

*Annesi iyi çorap dokurdu.

*Ektiğin fidanlar meyveye döndü.

*Her türlü girişimden çekinmeyen biriydi.

*Aldıkları para mutluluklarına yol açtı.

*Cumhuriyet 1923 tarihinde ilan edildi.

*Ben 21 Mart 1978 yılında doğmuşum.

*Uzun bir ders yılı daha tamamlanmak üzere tatil iyice yanaştı.

*Tırnakların bir hayli büyümüş.

*Dünden itibaren yağmur yağıyor

*Adamın başına silahı dayayarak cebindeki parayı çalmışlar.

*Bize yapılacak her türlü baskı bizi yolumuzdan alıkoyamayacaktır.

*Bu gençleri azımsamak ,onların başarılı olacaklarına inanmamak doğru değil.



4)Sözcüğün Yapısındaki Yanlışlık:

Bir sözcük dilbilgisi kurallarına aykırı türetilirse anlatım bozukluğu doğar.



*Mehmet Efendi on beş yıldır bakkalcılık yapıyor.

*Yiyecekleri kokturmuşsun.

*Bölgevi sorunlar artıyor.

*Her şeyi pahalılandırmışsınız.

*Bilinçleşmenin gerçekleşmesini eğitim sağlayacaktır.

*Dilimizi çirkinletmeyelim.

*Sizce bu kişi kaçtı mı kaçtırıldı mı?



5)Yerinde Kullanılmayan Sözcük veya Öğeler:

Bir sözcüğün cümlenin akışına veya anlamına uygun yerde kullanılmaması anlatım bozukluğuna yol açar.



*Hakan çok iyi futbolcu ama fazla topla oynuyor.

*Bu çocuk seneye yüksek inşaat mühendisi olacak.

*Eski Adana millet vekillerinden biri daha ölmüş.

*Günde kırk kere limonlu salatalık turşusu satan dükkana uğrardı.

*Cesetler çok denizde kaldığından çürümüş.

*Burada her Allah'ın günü kaza oluyor.

*Başbakan Çin'e bu yılın sekizinci büyük gezisini yapıyor.

*Değil bir lokma ekmek bir tabak yemek yine bulamaz.

*Bakanımız bir hafta içinde petrol üreten ülkeleri gezecek.

*Ağrısız kulak delinir.

*Atatürk'ün 119.doğum yılı törenle kutlanmıştı.

*Bu yemek fazla dışarıda kaldığı için bozulmuş.

*THY'ye ait 158 yolcunun bulunduğu uçak denize düşmüş.

6)Anlamca Çelişen Sözcüklerin Bir Arada Kullanılması:

Bir cümlede anlamca birbirine ters olan sözlerin birlikte kullanılması cümlenin anlam bütünlüğünü bozar.Genellikle kesinlik ihtimal çelişkisi görülür.



*Hiç şüphesiz bu olaya en çok üzülen başkan olsa gerek.

*Şüphesiz sanatçı bu alanda çok başarılı eserler vermiş olmalı.

*Kesinlikle söyleyebilirim ki tedavi hastayı ayağa kaldırabilir.

*Gönderdiğim paketi eminim bugüne kadar almış olmalısınız.

*Müdür Bey bu adam için:"Çok mütevazı , burnundan kıl aldırmayan biridir."diyor.

*Artık kesinlikle böyle bir hataya düşmeyebilir.

*Okulu bitireli hemen hemen tam on yıl oldu.

*Elbette onunla birlikte gitmiş olabilirler.



7)Deyim ve Atasözü Yanlışları:

Deyimler ve atasözleri kalıplaşmış ve halk diline,kültürüne yerleşmiş kelime gruplarıdır.Bu yüzden deyimlerdeki kelimeler kesinlikle değiştirilemez.Kullanılan deyim, cümleye de uygun olmalıdır.



*Babasını görünce paçaları tutuştu.

*Çok acıktım midem zil çalıyor.

*O kadar kalabalık ki çuvaldız atsan yere düşmez.

*Ona ayak bağı oluyor , işini çabuk bitirmesini sağlıyordu.

*Ona yardım et elinden geleni ardına koyma.

*Alma garibin ahını çıkar aheste aheste.

*Ev sahibi ,Ayşe Hanıma bu ne şıklık böyle deyince Ayşe Hanım üzerine alındı.

*Konferansta konuşmacının anlattıkları herkesin dikkatini çekmişti.Tüm dinleyiciler kulak kabartmış ,konuşmacıyı dinliyordu.

*Bu görüntüler karşısında saçlarım diken diken oldu.

*Bu konuyu onunla bir görüş o yol yolak bilen biridir.



8)Gereksiz Yardımcı Eylemler Kullanma:

Türkçede doğrudan fiil olarak çekimlenebilecek bir kelimenin yardımcı eylem alarak çekimlenmesi yanlıştır.



*Boşuna umut etme oraya gelmeyeceğim.

*Benden kuşku etmemelisin.

*Senin düşüncelerin hiçbir zaman bana etki etmez.

*Bu işi onun yapabileceğinden şüphe etmiyorum.

Not:Bu konuyu bazı kaynaklar anlatım bozukluğu olarak kabul etmez.ÖSS'de de şimdiye kadar böyle bir soru çıkmamıştır.



9)Mantık Hataları:

İyi ve sağlam bir cümlenin temel mantık ilkelerine uygun olması gerekir aksi taktirde anlatım bozukluğu yapılmış olur.



*Seninle değil şehir içinde gezmek, dünya turuna bile çıkılmaz.

*Önümüzdeki haftanın önemli programlarından bazılarını sizlere hatırlatmaya çalıştık.

*Beyin zarı iltihapları iyi tedavi edilmezse ölüme;hatta sara nöbetlerine dahi yol açabilir.

*Tezgahtar müşterinin aldığı oyuncağı kağıda sardı ve müşteriye verdi.

*Karar TBMM'nin 230'a karşı 190 oyla aldığı bir kararla kabul edildi.



10)Zamir Eksikliğinden Kaynaklanan Anlatım Bozuklukları:

Bazı cümlelerde iyelik zamiri kullanılmadığı taktirde bir anlam belirsizliği ortaya çıkar.Cümlenin başına hem senin hem de onun zamirini getirebiliyorsak orada bir anlam belirsizliği vardır.Bu tip cümlelerdeki anlam belirsizliğini gidermek için cümlenin uygun bir yerine iyelik zamirinin getirilmesi gerekir.Aksi taktirde anlam belirsizliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu doğar.



*Ehliyetini polis almış öyle mi?

*Bana ne söyleyeceğini biliyorum.

*Geleceğini ben biliyordum.

*Yarışmada birinci olduğuna sevindim.



Not:Bazen de bu belirsizlik noktalama işaretleriyle giderilir.



*Hırsız, çocuğu kovaladı.

*Genç, adama seslendi.

*O, soruları yapamadı.



11)Karşılaştırma Hataları:

Bazı cümlelerden iki farklı anlam çıkabilmektedir.Bu tip karşılaştırma bildiren cümlelerdeki anlatım bulanıklığı giderilmediği taktirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar.



*Adam,politikayla karısından çok ilgileniyor.

*Bu kötü insanlara sizden çok kızıyorum.

*Sen onu benden çok aradın.


DİLBİLGİSİ BAKIMINDAN ANLATIM BOZUKLUKLARI



1)Yüklem Yanlışlığından Doğan Anlatım Bozuklukları:

Yüklemle ilgili yanlışlıklar, yüklemin çatı,kişi,zaman,yardımcı eylemler,ek eylemler gibi noktalarda cümleye uygunluk göstermemesi durumudur.



*Kahvaltıda peynir,ekmek ve çay içtik.

*İçkiyi az sigarayı hiç içmem.

*Kimin dürüst,kimin dürüst olmadığını biliyor.

*Suçlamaların yersiz ve doğru olmadığını söyle.

*Baloya güzel bir elbise ve pahalı mücevherler takarak gelmişti.

*Çocuklarıyla bazen çok bazen de hiç ilgilenmezdi.

*Sabahları erken kalkar ve sakin havada koşuyordu.

*Annem yemek pişiriyor biz de ona yardım ediyorduk.

*Boyu kısa , bedeni de pek biçimli değildi.

*Aldığı şeyler hem pahalı hem de kaliteli değilmiş.

*Bu geziye okulumuz öğrencilerinden ve disiplin cezası almayanlar katılabilecek.





2)Özne Yanlışlığından Doğan Anlatım Bozuklukları:

Cümlede öznenin bulunmamasından,öznenin gereksiz ekler almasından, ya da özne olmayacak bir sözün özne gibi kullanılmasından kaynaklanır.



*Dernek müdürünün yetkileri alındı ve kovuldu.

*O insanların sayısı azalıyor bulunmaz oluyor.

*Belediye tarafından yaptırılan dört katlı binanın inşaatı bitirildi ve hizmete girdi.

*Yaşlı adamın parası alınarak evine gönderildi.

*Viraja hızlı giren aracın lastiği patladı ve kaza yaptı.

*Herkes kazayı seyrediyor, yardım etmeyi düşünmüyordu.

*Hastanın durumu gittikçe kötüleşiyor,yerinden kalkamıyordu.

*Filmin güzelliği herkesi etkiledi;çünkü güzel çekilmişti.





3)Özne Yüklem Uyuşmazlığından Kaynaklanan Anlatım Bozukluğu:

Öznenin tekillik çoğulluk ve şahıs bakımından uyuşması gerekir;aksi taktirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar.



a)Topluluk isimleri özne ise yüklem tekil olur;ancak topluluk isimleri çoğul eki alıyorsa yüklem de alabilir.



*Bizim takım sahaya çıktılar.

*Takımlar nihayet sahaya çıktılar.

*Ordular uzun süredir savaşıyor.



b)Bitki,hayvan,cansız varlık ve organ isimleri çoğul durumda özne ise yüklem tekil olur.



*Nedense köpekler sabaha kadar havladılar.

*Çiçekler sıcaktan kurumuşlar.

*Bu sıralar çok sağlam yapılmışlar.

*Seni görünce gözlerim dolar.

Not:İnsan dışı varlıklar kişileştirme yolu ile çoğul özne ise yüklem de çoğul olabilir.


*Martılar denize dalıp dalıp çıkıyorlar.

*Martılar bize selam getirdiler.

*Dağlar beyaz şallarını omuzlarına attılar.



c)Eylem isimleri ,çoğul özne ise yüklem tekil olur.

*Gülüşmeler çok uzun sürdüler.

*Tartışmalar sabaha kadar devam ettiler.



d)Çoğul sayılar özne ise yüklem tekil olur.

*İki kişi bankayı soymuşlar.

*Derse on öğrenci girmediler.

*Bana beş soru bıraktılar.







e)Saygı,sitem,küçümseme gibi durumlar için özne tekil de olsa yüklem çoğul yapılabilir.

*Ahmet Bey bizi hatırlamadılar.

*Ayşe Hanım odasında yoklar.



f)Öznede belgisiz zamir ya da belgisiz sıfat varsa yüklem tekil olur.

*Hiçbiri sizi görmüyorlar.

*Herkes bu konuda aynı fikirdeydiler.

*Birçok kişi aynı sorunu tartışıyorlar.



g)Bir cümlede birden fazla özne varsa ve bu öznelerin biri 1. kişi ise yüklem 1. çoğul olur.

*Ali, Ahmet ve ben dün size uğramıştık.

*Ben ve kardeşim size inanmıyoruz.



h)Birden fazla özneden biri 2.kişi ise yüklem 2.çoğul;öznelerin biri 3.kişi ise yüklem 3. çoğul olur.

*Sen ve kardeşin derse girmemişsiniz.

*Ahmetle o bu akşam gelecekler.

*Ben,sen,o burada nöbet tutacağız.

*O ve Murat bunu hemen yapacaklar



4)Tümleç Yanlışları:

Özellikle sıralı cümlelerde tümleç (dolaylı tümleç, nesne, zarf tümleci) kullanılması gereken yerde kullanılmamışsa anlatım bozulur.Bir tümlecin birden çok yüklem için ortak kullanımı mümkündür.Ancak bu ortak tümleç yüklemlerden birine dahi uymazsa cümlede anlatım bozukluğu doğar.Tümleç yanlışlarını şu başlıklar altında inceleyebiliriz:



a)Dolaylı Tümleç Eksikliği:



*Düşman kenti bombaladı ; ama giremedi.

*Çukurova'nın toprağı insanı diriltir, umut verir.

*Sizi önemseyen ve inanan insanlar var.

*Gençlerden çok şey bekliyoruz;fakat değer vermiyoruz.

*Kadının içeri girmesiyle çıkması bir oldu.

*Bu evden nefret ediyordu ;ancak darda kalınca geliyordu.



b)Zarf Tümleci Eksikliği:

*Yeni yetişen sanatçılara yardım eder,ilgilenirdi.

*Bir daha seni görmek ve karşılaşmak istemiyor.

*Arkadaşlarını aradı,sonra buluştu.

*Kötü bir beste yaptığımda beni eleştirir ve tartışırdı.

*Senin sorunlarını çözmeye çalışıyor; başa çıkmak için uğraşıyoruz.



c)Nesne Eksikliği:



*Size teşekkür etmek ve kutlamak istiyor.

*Yazıya özendiği,dikkatle yazdığı belliydi.

*Sana telefon açmış,merak ediyormuş.

*Evin onarımını haftaya bitirecek , sonra da satacak.

*Bu kuralların gerekli olduğunu biliyorum;ama uygulayamıyorum.

*Yardıma muhtaç olanlara yardım eder , doyururdu.

*Onun sıcacık sesi bize ulaşır,mutlu ederdi.

*Yazılarında, halkı soyanlara çatar,yerin dibine batırırdı.

*Suçlunun evini bastılar,yakalayıp polise teslim ettiler.



5)Tamlama Yanlışları:



a)Bir sıfatla bir adın ortak tamlanana bağlanması anlatımı bozar:



*Doğa ve toplumsal olayları inceledik.

*Dün epik ve aşk şiirleri okuduk.

*Askeri ve devlet okullarına giriş sınavı yapılacak.

*Gençlik, duygusal ve kişilik sorunları yaşıyor.

*Politik ve ahlak yozlaşması önemli bir sorundur.



b)Çoğul anlamı taşıyan bir sıfattan sonra gelen ad tekil olmalıdır:



*Birçok seneler geçti.

*Bizde iki türlü düşünürler vardır.

*Her türlü tedbirler alındı.

*Birçok festivaller düzenlendi bu yaz.

*Bin türlü çiçekleri derledim sana.



c)Tamlayan Eki Eksikliği:



*Her önüne gelen aklına esen sözcüğü dilimize mal etmesi yanlıştır.

*Bu duygular geçici ve insanı yanıltıcı olduğu bilinmelidir.

*Büyük emek harcanarak yazılan eserler bilimsel bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekir.





d)Tamlayan Eksikliği:



*Öğrenciye bir şey vermeden gelişmesini umma.

*Arkadaşına yardım ederek mutlu olmasını sağladı.

*Tanıdıklarından alışveriş yaparak para kazanmalarına katkıda bulunurdu.

*Çocuklarıyla her konuyu konuşur , yanlışa düşmemelerine çalışırdı.



6)Eylem - Eylemsi Arasındaki Çatı Uyuşmazlığı:

Birleşik veya sıralı cümlelerde aynı özneyi alan yüklemlerin her ikisi de etken veya her ikisi de edilgen olmalıdır.

*Bütün sorunlar halledilip öyle gidecekti.

*Bütün sahipsiz hayvanlar toplanıp şehir dışına götürecek.

*Sorular çok dikkatli okuyarak çözülsün.

*Çok emek harcanıp az para kazanabilmiş.