edebi akimlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebi akimlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Şubat 2008

Edebi Akimlar: Parnasizm

Edebi Akimlar: Parnasizm
1850 yılında Fransa’da kimi ozanlarca Romantik akımın aşırı duyarlığına bir tepki olarak başlatılan, şiirde kişisel duygulara değil, ustalığa ve ölçülü oluşa önem veren okul. Parnasçılar, sanat için sanat görüşünü temel almıştır. Bunun için de toplumsal sorunlara sırt çevirmiş, biçim ustalığına yönelmişlerdir. Özellikle salt güzele ulaşmayı amaçlamışlardır. Çünkü güzellik ancak güzel biçimlerle elde edilir. Öte yandan şiirde ozanın kişiliği özellikle gizlenmiştir. Dış dünyayı, doğa görünümlerini nesnel bir tutumla yansıtım istenmiştir. Yunan-Latin kültürüne, bu kültür içinde yer alan mitolojik öğelere yeniden bir dönüş başlatmışlar, bu kültüre özgü güzelliklerin yitip gitmesi karşısında duydukları üzüntüyü dile getirmişlerdir. Şimdiki zaman, bir yana bırakılmış geçmiş dönemler, uzak ve yabanıl kültürler (Hind, Mısır, Filistin vb.), doğa görünümleri işlenerek şiir egzotik bir hava getirmişlerdir. Theodore de Banville (1823-1891), François Coppee (1842-1908), Jose Maria de Heredia (1842-1906) gibi adların yanı sıra asıl bu okulun doğmasına ve yerleşmesine öncülük eden Theophile Gautier’nin (1811-1872) adım anmak gerekir. Türk edebiyatında Tevfik Fikret ve Yahya Kemal Beyatlı üzerinde Parnas şiirinin etkileri olmuştur.

Edebi Akimlar: Romantizm

Edebi Akimlar: Romantizm
Fransa’da XVIII. yüzyılın sonlarında başlayan ve klasik edebiyat akımına tepki olan, duygu, imge ve fantaziye ağırlık veren sanat akımı. Bu akım Victor Hugo ile bir edebiyat okulu (1827) kimliğini kazanmıştır. Her sanat ve edebiyat akımı gibi Romantizm akımını da doğuran değişik etkenler vardır. Bunlar ana yönleriyle şöylece özetlenebilir: Aydınlanma çağı dediğimiz XVIII. yüzyılın belirleyici özelliği, feodal ve monarşik düzenin yapısını değiştirmek, özgürlüğü, kardeşliği, eşitliği egemen kılmak diye belirtilebilir. Nitekim bu yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşen Fransız İhtilali bu ana düşünceden beslenir. Bu ihtilal, sanat ve ede biyatı da etkiler. Edebiyat ve sanat alanında daha önceki akıma, Klasisizme bir tepki başlar. Bu tepkinin kökenindeyse temelde şu etkenler yatar: Fransız İhtilali’yle ortaya atılıp yaygınlık kazanan «özgürlük, eşitlik kardeşlik» kavramları sanatçıları derinden etkilemişti. Öte yandan, kentsoylu (burjuva) sınıfın yükselişi, bu sınıfın yaşamında oluşan büyük değişmeler, tecimsel ilişkilerin artışı, yeni yeni fabrikaların kuruluşu, paranın tek güç durumuna gelişi de yine sanatçıların dünyasını sarsmıştı.Ayrıca sanatçılar kapitalist, yani anamalcı düzenin çelişkilerini gözlemliyor ama nedenlerini anlayamıyorlardı. Kısaca bir bunalım içine düşmüşlerdi.Ne işçi sınıfının yanında yer alabiliyor, ne sermaye sınıfının. Boşlukta, yanlızlıkta duyuyorlardı kendilerini. İşte bu etkenlerle anamalcı düzenin çelişkilerine başkaldıran bir yol seçtiler. Kentlerden, süslü cilalı salonlardan kaçma; özgürlüğü doğada, kendi iç dünyalarında arama yolunu seçtiler. Seçkin sınıfların klasik ölçülerini, onların saptadıkları kuralların tümünü bir yana attılar. Bunları insanın yaratma özgürlüğünü engelleyen birer bağ gibi gördüler. En iyi kural, kuralsızlıktı Romantikler için. Bunun için Yunan mitolojisine değil, Hıristiyanlığın mucizelerine, ulusal değerlere ve söylencelere eğilmenin, halka ve doğanın kucağına dönmenin gerekliliğini savundular. Salt aklıyla davranan, düşünen insan «yozlaşmış bir hayvan» dır görüşünden yola çıkarak insanların duygularını, düş ve güçlerini ge­liştirmeyi amaçladılar. İnsanı toplumsal çevresiyle birlikte algılamaya ça­lıştılar. İnsanı düzeltmenin, toplumu düzeltmekle gerçekleşebileceğine inan­dılar.

Romantizmin en belirleyici özelliği, «sanatçının kendi yerini bulamadığı bir dünyadaki iç tedirginliğini, yeni bir toplumun özlemini yaratan güvensizlik ve kopmuşluk»tur. Bunu, bu akımın belirleyici özelliklerini Heinrich Heine’nin ünlü Harz Dağları adlı şiirinde görebiliriz:

Siyah setreler, ipekli çoraplar,
Beyaz, kibar kolluklar,
Nazik konuşmalar, kucaklaşmalar...
Ama ne olurdu biraz da kalpleri olsaydı!
Göğüslerinde kalpleri, kalplerinin içinde de
Sevgi, sıcak bir sevgi olsaydı...
Onların yalancı aşk acılarından söz açan dilleri
Beni kahrediyor.
Ben dağlara çıkmak istiyorum:
İyi kalpli insanları barındıran kulübelerin bulunduğu
İnsan göğsünün özgürce soluk aldığı,
Özgür rüzgârların estiği dağlara...
Bendağlara çıkmak istiyorum:
Koyu çamların boy gösterdiği,
Derelerin çağladığı, kuşların öttüğü,
Mağrur bulutların akıştığı dağlara...
Hoşça kalın ey cilalı, parlak salonlar
Ve onlar kadar dümdüz baylar, dümdüz bayanlar;
Ben dağlara çıkmak, yükseklerden
Sizlere bakıp gülmek istiyorum.

Şair, kentsoylu (burjuva) yaşamının boğuntulu havasından kurtulmak, doğanın sessizliğine ve güzelliğine sığınmak istiyor.

Kentsoyluların acıma duygusundan, yoksunluklarını,ikiyüzlülüklerini,yabancılaşmışlıklarını vurguluyor.Salonlara olan tiksintisini, kulübelere duyduğu sevgiyi belirliyor. Özgürlüğü doğada, kulübeleri barındıran dağlarda bulacağına inanıyor. «Salonlar ve saraylarla savaş, kulübelerle barış»bütün Romantikler gibi Heine’nin de yaslandığı görüş oluyor. Şiir böylesine bir yönelimin ürünüdür bir bakıma. Bu şiirdeki yönelimler Romantiklerin tümünde görülebilir.

Romantizm akımı değişik ülkelerde değişik biçimlerde çıkmıştır ortaya. Ancak belirttiğimiz bu özellikler değişmez genellikle. Nitekim Alman edebiyatına baktığımız zaman Romantizm akımının ilk izlerine XVIII. yüzyılın ikinci yarısında oluşan «coşkunluk» sözcüğüyle karşılayabileceğimiz Strum und Drang deviniminde rastlayabiliriz. Bu devinimin öncüleri olan Klopstock (1724-1803), Herder (1744-1803) Romantizmin müjdesini verirler.Ancak Romantizme giden kapıyı Dünya edebiyatının büyük adlarından biri olan Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) olmuştur. Genç Werther’in Acıları adlı romanında döneminin acılarını, duygularını, duygusal bir dille sergilemiştir. VJilhelm Meister ve Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları romanlarında da toplumun yeniden düzenlenmesi sorununa dokunur.

Edebi Akimlar: Varolusculuk

Edebi Akimlar: Varoluşçuluk

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız yazarı J. P. Sartre’ in (1905-1980) kurucusu ve kuramcısı olduğu edebiyat ve felsefe akımı. Bu akıma göre, varoluş temel bir sorundur ve katışıksız bir olgudur. Varoluş olgusu, varoluşun özüne yönelik belirlenimlerden önce yer alır. İnsanın hiçbir ussal nedenlilikle temellendirilmeyen dünya ile çatışması, düşünen ben’in dokunulmaz bir özgürlüğe sahip olmasını gerektirir. İnsanın tek ve önemli değeri de bu düşünen ben’in özgürlüğüdür. Böyle olunca var­oluşçu bir yaklaşımla üretilen edebiyat ürünleri de farklı özellikler içerir. Gerçekte Varoluşçular da insanın dünya içindeki yeri, öbür insanlarla ilişkileri üzerinde dururlar. Onlara göre, insanın varoluşu, varolma, özden önce gelir. Bu şu demektir: İnsan önce dünyaya gelir, sonra da kendi özünü yaratır. Dünyada kendisine yol gösterecek, kendisine yardım edecek tek varlık yine kendisidir. Bunun için de özgürdür, daha doğrusu, özgür olmaya yargılıdır. Özünü şu ya da bu yönde yaratabilmek için sürekli bir seçme sorunuyla karşı karşıyadır. Seçme durumunda kalışı, insanda bu­nalım yaratır. Edimlerinden doğacak sorumluluğu kendisinin dışında baş­ka bir varlığa yükleyememesinden doğar bu bunalım.

Varoluşçu yazarların yapıtlarında karakterler yoktur. Durumlar var­dır bunların yerine. Durumlarla karşı karşıya gelen insanlar, davranışlarını saptamada ve seçmede özgürdürler. Karşılaştıkları durumlara göre yapacakları eylemler, gösterecekleri davranışlar onların özlerini oluşturur. Bu kişilerin neler yapacağı, olaylar ve durumlar karşısında nasıl davrana­cakları önceden kestirilemez. Çünkü, belirlenmiş bir karakterleri yoktur.

Varoluşçu yaklaşım, insanın karanlık evrenini tanıma, insanın insanla ilişkilerini yansıtması yönünden ilginç nitelikler taşır. Yapıtlarını bu yak­laşımla oluşturan yazarların başında Fransız düşünürü ve romancısı Jean Paul Sartre gelir. Öykü, roman, oyun türlerinde yapıtlar vermiştir.Duvar adlı öyküsü Varoluşçuluğun edebiyata uygulanmasının güzel bir örneğidir. Öykünün konusu İspanya iç savaşıyla ilgilidir. Cumhuriyetçilerden Ramon Gris’yi evinde bir süre gizlediği için, öykünün kahramanlarından Pablo Ibbieta tutuklanır ve ölüm cezasına çarptırılır. Kendisine Ramon Gris’nin nerede olduğunu bildirirse bağışlanacağını söylerler. Böylece Pablo, ölüm­le kalım arasında bırakılmıştır. İki seçenekten birini yeğleyerek, kendi özü­nü yaratacaktır.

Duvar öyküsünde gördüğümüz insanın seçmeye yargılı oluşu düşün­cesini Sartre’ın 3 ciltlik yapıtı Özgürlük Yolları’nda da görmekteyiz. İkinci Dünya Savaşı Fransa’sının karmaşık ortamı içinde romanın kahramanı değişik seçme olanaklarıyla karşı karşıya getirilir. Bu olanakları sıkı bir tartıdan geçirir yapıtın kahramanı. Ayrıca onun, romanın öbür kişileriyle olan ilişkileri de varoluşçu bir açıdan yansıtılır romanda. Kahramanın savunduğu iç özgürlük de yoktur. Çünkü başkalarıyla var olmaya yargılıdır insan. Sartre’m bu yaklaşımını ilk romanlarından Bunaltı’da ve oyun­ları olan Sinekler, Saygılı Yosma, Kirli Eller, Gizli Oturum’da görebiliriz.

Varoluşçuluğu edebiyata değişik bir açıdan uygulayan bir başka Fran­sız yazarı da Albert Camus’dür (1913-1960). Sartre, nasıl insanın seçme özgürlüğünden doğan bunaltı üzerine oturtmuşsa yapıtlarını, Camus de «saçma» kavramı üzerinde durmuştur. Ona göre, akıl ve mantıkla dona­tılmış insan, gerçekte usdışı, anlamsız, saçma sapan bir evrende yaşa­maktadır. Bu bakımdan eninde sonunda ölecek olan, yine de mutluluğa gerekseme duyan insanın yaşamı da saçmadır. Çünkü insana da, yaşama da anlam kazandıracak, insana umut verecek herhangi bir belirti yoktur evrende. Öyleyse insanoğlu, bu anlamsız, saçma evrende aklını ve mantı­ğını kullanarak hareket etmeli; her türlü saçma ve haksızlığa başkaldıra­rak yaşamayı seçmeli; karşılık düşünmeden yaşamayı sevmelidir. Bunun gibi saçmaya karşı, haksızlığa karşı elbirliğiyle savaşarak adalet, dostluk, düşünceye saygı, eşitlik, hoşgörü gibi değerler de ortaya konmalıdır. Bu düşüncelerini Camus, roman türünde yazdığı Yabancı, Veba, Düşüş, Sıkı­yönetim; tiyatro türünde yazdığı Yanlışlık, Caligula; deneme türünde de Sisyphe Efsanesi, Başkaldıran İnsan, Bir Alman Dosta Mektuplar... adlı yapıtlarında işlemiştir. Camus’nün kahramanları bu yapıtlarında çevrele­riyle bir çatışma içinde çıkarlar karşımıza. Yeryüzünde iğreti bir durum­ları vardır. Örneğin, Yabancı’da kendini yığınlar içinde sürgün duyan bir insanın acıklı serüveni dile getirilmiştir. Bu yabancı kişi, çevresindekilerIe sağlıklı bir ilişki kuramaz, insanların hiçbir şeyini paylaşmadığı gibi, onların yasalarına da, törelerine de uyamaz. Uyumsuzdur tek sözcükle. Veba romanında da Camus, bir simgeleştirmeye giderek kitle halindeki ölümleri, kıyımları ve öldürmeleri yansıtmak istemiştir. Doğanın ve yaz­gılarının haksızlığına, saçmalığına karşı insanların direnişleri gösterilmiş­tir Veba’da. Onların saygı ve acıma bağıyla birbirlerine destek oluşlarına; mutluluğu tek tek değil, toplumsal mutlulukta bulabileceklerine değinil­miştir.

Sartre ve Camus’den başka edebiyatta varoluşçu düşünceye bağlı ka­larak insanın varlığını, toplum içindeki konumunu didikleyen iki yazar daha vardır. Simone de Beauvoir (1908-1986) bunlardan biridir. Tiyatro türünde Pyrrhus ve Cineas; Gereksiz Ağızlar; deneme ve roman türünde de Varoluşçuluk ve Ulusların Bilgeliği, İkinci Cins, Düzenli Bir Genç Kızın Anıları, Başkalarının Kanı adlı yapıtları vardır. Beauvoir, özellikle çağ­daş dünyada ve günümüzde kadının cinsel sorunlarını, toplumsal sıkıntı­
larını ele almış, işlemiştir. İkinci yazar da Andre Malraux’dur (1901-1976).İnsanlık Durumu, Büyük Yol, Umut, Melekle Savaş adlı yapıtlarında in­sanın yeryüzündeki serüvenini didiklemiştir. Ona göre insan yalnızdır yer­ yüzünde. Acımasız, sert, kaba bir evrende kendi yazgısıyla başbaşa kalma­nın dramını yaşamaktadır insanoğlu. Nietzsche’ci bir yaklaşımla Tanrı’nm öldüğünü, dinlerin dönemlerini tamamladığını savunur. İnsanı içinde bu­lunduğu yalnızlık ortamından kurtaracak tek güç vardır onun için, kültürve sanat.

Varoluşçu düşünceyi edebiyata uygulayan, insanın yeryüzündeki konumunu algılamaya çalışan bu yazarlardan önce Çek romancısı Franz Kafka (1883-1924) olmuştur. Yaşadığımız dünyada insanoğlunun içinde bulun­duğu saçma ortamı çizmiştir. Onun kişileri, insanı bunaltan karanlık bir evrende yaşarlar. Anlatımına varamadıkları bu karanlık evrenin ortasında bocalar dururlar, içinde bulundukları ortamın yasalarıyla uzlaşmak ister, uzlaşamaz.

Edebi Akimlar: Klasizm

Edebi Akimlar: Klasizm
XVII. yüzyılda Avrupa’da, özellikle de Fransa’da gelişen, eski Yunan ve Latin edebiyatları geleneğine bağlı kalarak anlatımda aralık ve açıklığa ulaşmayı amaçlayan edebiyat akımı. Yapıda sağlamlığı, söyleyişte açıklığı ve ölçülülüğü, ruhsal ve ahlaksal çözümlemelerde inceliği, gerçeğe benzerliği ilke olarak benimseyen bu akımın doğup gelişmesinde Hümanizmanın ve Hümanizma sonunda boy atıp gelişen Rönesans edebiyatının büyük payı olmuştur. Şöyle ki, hümanist düşünüş ve bu düşünüşün sanata, edebiyata yansıması olan Rönesans; insana dönüşün yollarını açmıştı. Şairler, yazarlar, oyun yazarları, insanı bütün yönleriyle algılamaya anlatmaya yönelmişti. Eski Yunan ve Latin kaynaklarına bağlı kalınmış, bu kaynaklardan esinlenilerek yeni yatırımlara gidilmişti. Böylece Rönesan döneminin edebiyatında çeşitli ülkelerde halk dili, yazı dili kimliğini kazanmış, ulusal edebiyatlar doğmuştu. Doğan bu ulusal edebiyatlarda epik şiir (destan), lirik şiir, öykü, roman, güldürü, ağlatı, deneme türlerinde yapıtlar üretilmişti.

XIV. yüzyıldan XVII. yüzyılın başlarına değin Batı Avrupa ülkelerinin edebiyatlarında egemen olmuştu Rönesans akımı. XVII. yüzyılın başlarında Rönesans akımı değişik boyutlar ve yeni bir görünüm kazanır Fransa’da. Bütün değişimlerde olduğu gibi, bu değişimin nedenleri de toplumsaldır. Şöyle ki, bu yüzyılın ilk yıllarında Fransa bir kargaşa döneminden yeni çıkmıştır. Her alanda düzenleyici yasaların, kuralların özlemi içindedir. Başıboşluktan, kuralsızlıktan kurtulmak; ülkeye çekidüzen verebilmek için tek güç olan krallık etrafında birleşmek gerekir. Toplumsal yapıyı, siyasal düzeni korumak zorunludur.

Bu düşünceler XIII. Louis döneminde Richellieu tarafından uygulamaya konmuştur. Bütün direntilere karşın «mutlak monarşi» düzeni egemen olmuştur ülkede. Siyasal alanda görülen bu yönelim edebiyatta da göstermiştir etkisini. Siyasal alanda olduğu gibi, edebiyatta da özgürlük, kuralsızlık bir yana itilmiştir. Bunun yerine yazarların yaratılarına yön verecek birtakım ilkeler konmuştur. Bu ilkeler doğrultusunda beğeniyi oluşturmak için Akademi kurulmuştur. Şiir ve oyun için kurallar saptanmıştır. Öte yandan, yeni bir salon hayatı doğmuştur bu yıllarda. Bu salon hayatının giysilerinden konuşmalarına değin her şeyinde bir incelik, bir süs vardır. Böylece yeni bir çevre, yeni bir aydın tipi doğmuştur.

Ortaya çıkan bu yeni aydın ya da sanatçı tipinin belirleyici özelliği krallığa ve Hıristiyanlığa saygılı oluşudur. Onun için tek yönetim monarşi, tek inanç Hıristiyanlıktır. Toplumun bireye değil, bireyin topluma uyması gerektiğine inanmıştır. Bu inançla uyumlu kişiye seslenen bir edebiyat yaratmayı amaçlamıştır. Dengeli ve uyumlu bir edebiyat olacaktır bu. Bunun için de bu edebiyatın ürünlerinde sağduyu ve akıl egemen olacaktır. Yaratılarda çocuklar, halktan kişiler değil, seçkinler ele alınacak dış görünüşleriyle değil, ruhsal özellikleriyle işlenecektir. Konu işlenirken kişilerin ruhsal durumlarının gerçeğe uygun olmasına önem verilecek insan dışındaki her şey (elbise, dekor, doğa görünümleri, yerel renkler…) yaratının dışında kalacaktır. Anlatım da her türlü süsten, bezek ve donaktan uzak olacak; halk deyimleri, teknik terimler, yerel sözcükler kullanılmaktan özellikle kaçınılacaktır. Önemli olan konu değil, konunun işlenişi, anlatımıdır çünkü. Bu bakımdan biçimsel yetkinliğe ağırlık verileceği gibi anlatıcının, yani yazarın anlatımda kişiliğini gizlemesi gerekecektir. Eski Latin ve Yunan edebiyatı geleneğine de bağlı kalınacaktır.

İşte bu kurallar içinde oluşan, seçkin çevrelere yönelik edebiyata kla­sik edebiyat, bu edebiyatın oluşturucularına da klasikçiler adı verilmiştir.

Klasikler arasında sayabileceğimiz ilk adlar arasında insan varlığını kanıtlayan «düşünce ve akıl» evrenin ve Tanrı’nın da varlığını kanıtlar gö­rüşünden yola çıkarak yöntemsel kuşkuculuğun öncüsü olan, Metod Üze­rine Konuşmalar, Tutkular Kitabı adlı yapıtlarıyla düşünsel denemenin örneklerini vermiş olan Rene Descartes (1596-1650); Tanrı’nın varlığını bi­limsel yollardan kanıtlamanın olanaksızlığını savunan, matematik alanında da özel bir yeri olan Taşra Mektupları ve Düşünceler adlı denemeleriyle bilinen Blaise Pascal (1623-1662) gelir.

Klasik edebiyatın ilkelerini tiyatroya uygulayan büyük adlardan bi­riyse Pierre Corneille’dir (1606-1684). Ağlatı türünün babası sayılır bir ba­kıma. Ağlatılarında aşk, onur, tutku, istenç (irade) gibi insanın temel ki­şiliğini belirleyen kavramlar önemli bir yer tutar. Tutkuların tanımlan­masında kişilerini sürekli bir ikilem içinde tutar. Genellikle yapıtlarındaki kahramanlar, görevleriyle tutkuları arasında bir çatışmayı sürdürür­ler. Bu çatışmada tutkularını yenerler. İnsanüstü yönleri vardır. Ne var ki bu insanüstülük seyirciyi yadırgatmaz. Canlı, renkli kişilerdir bunlar. Bu yönden şöyle de diyebiliriz, Corneille, insanları olduğu gibi değil, olmaları gerektiği gibi çizmiştir oyunlarında. Robert Pignarre’nin dediği gibi, «Trajediye yüceler katma çıkaran odur; yeryüzünün yüceleri yüce ruhlar, yüce olaylar, yüce üslup...»

Otuzu aşkın yapıtı vardır Corneille’in. Bunlar arasında en tanınmış olanları: Le Cid, Horace, Cinna, Medde, Andromede’dir.

Corneille ile birlikte Klasisizm akımının en büyük ağlatı şairlerinden biri de Jean Racine’dir (1639-1699). Ağlatı türünü yeni ilkelerle donatmış, bu türe yepyeni bir görünüm kazandırmıştır. Ağlatının temel kurallarına uyarak bu kurallar içinde insan yüreğinin türlü tutkularını, duygularını işlemiştir. Onun yapıtlarında kişiler, genellikle yazgının elinde oyuncaktır. Bu yönüyle tanrıların ve yazgının kişilerin yaşamında egemen olduğu eski Yunan tiyatrosuna bağlanmıştır. Ancak, onun yapıtlarında tutku ve duy­gular ne denli azgınlaşırlarsa azgınlaşsınlar «olağan»ın sınırını aşmaz, baş­ka bir deyişle, gerçeğin dışına çıkmaz. Anlatımı da çıplaktır. Çözümlemeye yöneldiği insan yüreğine ayna tutmakla yetinmiştir Racine. Kişileri abart­madığı, onları tek boyuta indirgemediği için oyunlardaki kahramanlar bi­rer tip değil, birer karakterdir. Bu yönüyle de Klasisizmin temel ilkelerin­den biri olan tipleştirmeye sıkı sıkıya bağlı kalmamıştır. Kısaca Racine, Boris Suchkov’un dediği gibi, «... Klasikçiliğin sınırları içinde ve onun kendisine verdiği imkânlardan iyi bir şekilde yararlanması sonucu, Racine, tutkuların yönettiği insan ilişkilerini olduğu kadar, bireyin manevi dün­yasında yer alan çelişme ve çatışmaları da saptayan, büyük bir iç uyuma ve güzelliğe sahip yapıtlar yaratmıştır.» Bunların en önemlileri, Andr-maque, İphigenie, Phedre, Esiher, Mithridate’dir... Bu yapıtlarında insan ruhunun karanlıklarına inmiş, bu karanlığı sahnenin aydınlığına çıkarmış­tır; tutkuların kişiyi nasıl yıkıntıya götürdüğünü; aşkın, onuru nasıl yerle bir ettiğini göstermiştir.

Güldürü alanında en büyük ad ise Moliere’dir (1622-1673). Yalnız Fran­sa’nın değil, dünyanın en büyük güldürü yazarlarından biridir. Tıpkı Cervantes, Aristophanes, Shakespeare, Gogol, Mark Twain... gibi dünya gül­dürü edebiyatının yapıtaşlarından biridir. Salt güldürmek için güldürü anlayışını yıkmış, bunun yerine güldürerek eğitme ve öğretme anlayışını getirmiştir tiyatroya. İnsanların ve toplumun içyüzünü oyunlarında yan­sıtmış; çirkinlikleri, gülünçlükleri, küçüklükleri, ikiyüzlülükleri, dalkavuk­lukları gözler önüne sermiştir. İnsanoğlunun bu yönlerini genelleyip bü­tünleştirerek ayrı ayrı tiplerde toplamıştır. Böylece adına «töre ve karak­ter güldürüsü» dediğimiz bir tür oluşturmuştur tiyatroda. Bu yönden onun güldürülerinde çağlar boyunca rastlanan, bugün de rastlayacağımız kibar­lığa özenen sonradan görme kentsoylular (burjuvalar), züppeler, hastala­rını sömüren bilgisiz hekimler, çaçaron kadınlar, yüzlerine din maskesini geçirip türlü ahlaksızlıklar yapan ikiyüzlüler, parayı tanrılaştıran cimri­lerle karşılaşırız.

Moliere’in insana yaklaşımı acımasız değildir. Sevgiyle yönelir. Robert Pignarre, onun bu yönelimini Tiyatro Tarihi adlı yapıtında değerlendirir­ken şunları söyler: «Moliere, güldüren yargıya bir sempati, bir acıma ka­tarak bu kahkahayı insancıllaştırmıştır. O söz anlamaz inatçılar, o aşırı öfkeli benciller bizim benzerlerimizdir; onların o aşırı davranışları bizim davranışlarımızdır; ... böylece güldürü, hümanizmanın manevi kalıtım ge­liştiren bir bilgeliğin yorumcusu olmuştur... Moliere, çevre, ortam ince­lemesini çok derinlere götürmüş, örf-âdet komedyasından ördüğü geri per­denin önünde karakterleri en belirgin biçimde sergilemiş, toplumsal di­siplin karşısında doğanın tepkilerini açıkça göstermiştir. Böylece karakter komedisinin düşebileceği şematik katılıktan kurtulduğu gibi, örf-âdet ko­medyalarının çabuk yaşlanmalarına yol açan güncel olaylar dizisi havasına da hiç girmemiştir.»

Gerçek yaşama yöneltmiştir güldürüyü Moliere. İnsanoğlunun evrensel çarpıklıklarını oyunlarına odak noktası olarak seçmiştir. Evrenselliği de buradan gelmektedir. Kişileri toplumsal çevreyle bütünleştirmiş, toplum­sal çevreyi çözümlemede birer tip olarak kullanmıştır onları. Çünkü, tipleştirmenin belirleyici özelliği, kişiyi biçimlendiren çevrenin niteliklerini kişide toplamaktadır. Boris Suchkov bu noktayı vurgularken şunları söy­ler: «... Moliere estetik görüşleriyle ve yaratıcı yöntemiyle bir klasikçiydi. Klasikçiliğinin popüler öğelerle yakından bir bağıntısı olduğu gibi, karak­terleri de belli bir dereceye kadar yapılmış bir toplum çözümlemesi (sosyal analiz) doğrultusundaki somut tarihsel çizgileri taşır. Moliere karak­terleri karikatürleştirme noktasına varacak derecede abartılmış olup, tam gerçekçi derinlikten yoksundurlar. Tek yanlıdırlar, tek bir tutkunun tut­sağı olmuşlardır; mesela Harpagon’un gözüdoymazlığı, Tartuffe’ün iki­yüzlülüğü. Hep tek yanlıdır bu karakterler, çünkü Moliere, Klasikçiliğin altında yatan akılcı (rasyonalist) estetiğin ve felsefenin izinden gidiyordu.»

Doğanın çizdiği yoldan ayrılmamak, doğal olmak Moliere’in oyunların­da temel görüşlerden biridir, insanoğlunun mutluluğunu buna bağlar: Uyumlu ve dengeli olmasına. Yapıtlarının başlıcaları şunlardır: Gülünç Kibarlar, Kocalar Mektebi, Kadınlar Mektebi, Zorla Evlenme, Tartuffe, Don Juan, Adamcıl, Zoraki Hekim, Cimri, Kibarlık Budalası, Scapin’in Do­lapları, Bilgiç Kadınlar, Hastalık Hastası.

Klasikçiler arasında özellikle öğretici (bkz. Didaktik) şiir türünde ürün vermiş bir ad da La Fontaine’dir (1621-1695). En önemli yapıtı fabllar (ma­sallardır). Bunlarda işlediği konuların çoğunu, bütün klasik şairler gibi, eski Yunan ve Latin yazarlarından, daha çok da Aisopos’tan almıştır. Her fablı başlangıcı, gelişim ve sonucu olan küçük bir oyun gibidir. Bunlarda hayvanlar, ağaçlar, bitkiler kişileştirilmiş, doğayla insan bütünleştirilmiş­tir. Türlü insan karakterlerini temsil eden aslan, karga, tilki, karınca, kurt, eşek, ayı, köpek, fare, balıkçıl kuşu, öküz, maymun, kurbağa, kaplumba­ğa... gibi hayvanlar ve kuşlar konuşan varlıklar olarak çıkarlar karşımıza. La Fontaine bunlardan söz ederken gerçekte insanlar hakkında düşündük­lerini ortaya koyar. Dilin bütün olanaklarından, inceliklerinden yararlana­rak yapar bunu. Bunun için de yediden yetmişe değin herkes rahatlıkla okuyabilir onu. Asık suratlı olmayan bilgece bir tutumu vardır. Fabllarının birinde iki amaç güttüğünü belirterek şöyle der:

Can sıkar kupkuru bir ahlak. Oysa hikâye

Benimsetir ahlak ilkesini de.

Hem öğretelim, hem de gönülleri saralım.

La Fontaine’e çocukların şairi gözüyle bakılmıştır. Gerçekten böyle midir bu? Sabahattin Eyüboğlu, onu Türkçeye çevirirken şöyle diyor bu konuda: «Bütün cömert sanat çeşmeleri gibi La Fontaine’den çocuklar da içebilir; ama La Fontaine masallarını onlar için yazmış olmak şöyle dur­sun, masalları çocukların elinden alıp, çocuk oyuncağı olmaktan çıkarıp kendi oynamış onlarla; bir olgun insan eğlencesi yapmış masalları. Konu­şan hayvanlar çocukları eğlendirebilir, belki biraz düşündürebilir de; ama aslında; kurtta, tilkide, gazetelerde adı çıkan şu veya bu ünlü insanı gör­mek, kurtla kuzu masalını falan mahkemenin kararıyla birleştirmek hangi çocuğun aklından geçebilir? Geçmeyince de okuduğu ha La Fontaine ol­muş, ya da herhangi bir hayvan masalı. Ancak büyüdükten sonra anlar La Fontaine’nin ne demek istediğini...